Forum Kapsam  
Yardım Üye Listesi Ajanda Forumları Okundu Kabul Et
Geri git   Forum Kapsam > ..::Eğlence ve Komedi::.. > Fevkalbeşer
Sayfaya güncelle Eski İstanbul Kabadayıları ve Külhanbeyleri
Fevkalbeşer Serbest Bölüm

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 19.04.09   #1
DaYı
DaYı will become famous soon enough
DaYı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ruh Hali:

Üye No: 889
Üyelik Tarihi: 12.08.08
Yaş: 65
Konular: 38
Mesajlar: 79
Teşekkür Sayısı: 46
Teşekkür 23 Kez 17 Konusuna
Rep Gücü: 11
Rep Puanı: 78
Standart Eski İstanbul Kabadayıları ve Külhanbeyleri




Kabadayılar
"Kabadayılar kötü adam değildir. Onlar eski günlerdeki, halkı zalim yöneticilerine yoz memurlara, haris toprak sahiplerine karşı koruyan kanun kaçakları gibidir –Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Karacaoğlan, Şeyh Bedrettin gibileri. Elbette, bizim zamanımızda bu görevi polis, jandarma ve gece bekçileri gibi hizmetliler yapıyor olmalıydı. Ama bu güçler ne kadar özenli çalışırsa çalışsın, kötüleri önleyecek kadar etkili değillerdi. Dahası, aralarında bir sürü ahlaksız çıkıyordu. Bu yüzden, köylü de olsalar balıkçı da, şair de olsalar müzisyen de, tezgâhtar da olsalar dükkân sahibi de, insanlar hâlâ acı çekiyordu. Unutulmamalıdır ki asıl kanun kaçağı, hâlâ Müessese’dir, hâlâ zalim yöneticilerdir, ahlaksız memurlardır, haris toprak sahipleridir. Fakirler sırtlarındaki son paçavraları kaybederken, bunlar ya yeni smokinler, üniformalar, sarıklarla donanır, ya da isimlerini değiştirirler.
Bu yüzden, bu adaletsizliklerle başa çıkabilmek için kabadayının hâlâ var olması gerekir.
Kabadayıların uyması gereken, Kutsal Kitaplardakine benzer emirleri vardır. Ama bu emirler yazıya dökülmemiştir. Kanuna körlemesine itaat etmek her zaman baskıya yol açtığından, kabadayılar ilkelerini yüreklerinde saklamayı seçmiştir.
Kabadayıların özel yeteneklerle doğduğu söylenebilir; diğer mesleklerdeki insanlar gibi oluşturulamazlar, eğitilemezler. Bu konuda, dahi şairler ve müzisyenler gibidirler. Pek çoğu yeteneklerini daha küçük yaşta fark ederler. Diğerleri öyle mütevazıdır ki eğilimlerine inanmamayı tercih ederler. (Orhan benim bunlardan olduğumu söyledi.) Neyse ki, üstat kabadayılar daima yeni kan arayışındadır ve kısa sürede bu mütevazı erkekleri kabadayı kardeşliğine katarlar. Söylemeye bile gerek yok, ama yetenekler her zaman potansiyellerini gerçekleştiremez. Bu yüzden, bir adayda kabadayı ruhunun bulunduğunu ilan etmeden önce, üstat bir süreliğine gözler onu; acele işe Şeytan karışır. Pek çok sahtekâr din adamı gibi, pek çok sahtekâr kabadayı da vardır –hepsi kıymeti kendinden menkul kişilerdir, elbette- bu yüzden adayın ruhunun uzun uzun incelenmesi gereklidir. Genellikle, sıradan bir adayda bulunan utangaçlık ve alçakgönüllülük özellikleri de göz önüne alınarak, adayın kabadayı hamurundan olup olmadığını üstadın belirlemesi altı ay kadar alır. Bundan sonra, üstat Kabadayı Kanunu’nu açıklar ve aday yüreğine alır onu.
Orhan da aday olarak beni, Attila’yı seçti –başkasını değil, hatta mahallenin gözü pek delikanlısı Tarzan Hamdi’yi bile değil, beni.
Ve kadeh kadeh rakı içerek, sonunda nasıl içip içip sarhoş olmayacağımı öğrenirken, bir yandan da Kabadayı Kanununu öğrendim.
İlki ve en önemlisi, Allah’a inanmaktır –şer hayıra galebe çalarken, O’na inanmak imkansız gelirken bile. Bunun alternatifi olan, sızlanmak ve lanet etmek enerji kaybıdır. Kabadayı asla enerjisini boşa harcamaz.
“Dolayısıyla, paradan da yüz çevireceksin. Para zihni yozlaştırır.
“Dingin ol. Yalnız başına, huzur içinde oturma sanatını mükemmelleştirir. Ama daima tetikte ol. İnsanların her hareketini izle, her hareketin arkasındaki amacı düşün. Herkesin bir şey aradığını fark edeceksin.
“Her gün egzersiz yap.
“Asla kavga başlatma. Kavgalardan elinden geldiğince kaçın. Rakiplerine rakı öner ve onları yatıştırmak için kendininkinden daha büyük bir kadeh doldur. Her zaman içkilerin parasını öde; ama böyle bir hareket hakaret sayılacaksa, rakiplerinin bu nezaketi göstermesine izin ver. Nazik davranışlar işe yaramazsa, onlarla hâlâ dost olmak istediğini, hatta seni traş etmelerine izin vererek gırtlağını onlara emanet etmeye hazır olduğunu söyle. Bu da işe yaramazsa taktik değiştir, rakiplerini onlara ciddi zarar verebileceğine dair uyar. Kanıt olarak, bir sandalye kır. Ya da demir çubukları bük. Ya da araba kaldır. Ya da ağzınla eşekarısı yakala. Son çare olarak, ahmağı oyna, komik suratlar yap, deli gibi davran.
“Bununla beraber, eğer uyarılarına kulak asmazlarsa ve kavga etmek zorunda kalırsan, şeytan gibi dövüş.
“Zaman zaman, ruhları taşa dönüşmüş rakiplerle karşılaşacaksın. Onları gördüğün an, dövüşmek zorunda kalacağını anlarsın. Bu insanlarla uğraşırken, ilk önce öfkelerini besle. Onlarla alay et, onlara hakaret et, cömert kadehler dolusu rakı sunma, birkaç damlacık doldur. Adamın beynine kan sıçradığında, gözlerine perde iner ve farklı yönlere saldırır.
“Asla kaçma, asla merhamet dilenme.
“Ama her zaman merhamet et. Kabadayının tek nakdi merhamettir. Yaşayacak tek günün kalmış gibi, cömertçe harca onu, çünkü genellikle bir yarın yoktur zaten.
İnsanların sevinci, talihsizliği, şarkıları, şiirleri, maharetleri ve sanatları ile etkilendiğinde, herkesin içinde ağlamaktan kaçınma sakın. Duygularının taşmasına izin vermiyorsa, kabadayı kabadayı değildir.
“Asla kadınları, çocukları, yaşlıları ve hayvanları incitme.
“Her zaman temiz ol, her zaman iyi giyin.
“Kocaman bir bıyık uzat. Bıyıklar dürüstlüğü yansıtır. Ama bıyığın her zaman bakımlı olsun. Sünnet gibi, tırnakların kesilmesi gibi, bu da Muhammet Peygamber’in kişisel temizlik, zihinsel ve ahlaki sağlık için emrettiği şeylerden biriydi.
“Göğsündeki kılları teşhir et. Yazın terle parlayacak, düşmanın gözünü kamaştıracaktır. Kışın üzerinde buz saçakları oluşacak, gürültüsüyle, mahşer gününü ilan eden zilleri gibi, rakiplerinin kuyruğunu kıstırıp kaçmasını sağlayacaktır.
“Asla kendini tatmin etme. Bu Allah’
ı ve kadınları gücendirir.
“Az ye. Şişkin bir ayı dans edemez. Asla şarap içme, rakı iç. Şarap zihni bulandırır. Rakı ise berraklaştırır. Ama içtiğin rakının saflığından emin ol. Aslanın bel suyu ya da kaplan sütü. Eşek sidiği değil.
“Asla ateşli silah taşıma. Onlar korkakların silahlarıdır.
“Ama baldırında bir bıçak taşı ve her zaman elaltında boş şişe bulundur. Bıçağı yalnızca zorunlu kalırsan kullan.
“Asla öldürme. Sen ölürken bile. Neden diğer dünyaya giderken sırtında bir de düşmanın sefil ruhunu taşıyasın ki?”
DaYı çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Sayın DaYı; Bu Kullanıcılar Mesajınızdan Dolayı Size Teşekkür Ettiler.
Merissa (16.05.09), Şahin (09.11.10)
Alt 15.05.09   #2
DaYı
DaYı will become famous soon enough
DaYı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ruh Hali:

Üye No: 889
Üyelik Tarihi: 12.08.08
Yaş: 65
Konular: 38
Mesajlar: 79
Teşekkür Sayısı: 46
Teşekkür 23 Kez 17 Konusuna
Rep Gücü: 11
Rep Puanı: 78
Standart Eski istanbul Kabadayıları ve Külhanbeyleri






Yazan: İhsan Birinci
( Hayat Tarih Mecmuası – Sayı: 14 )


Heeeyt, var mı bana yan bakan?,..
Fesimiz kaş üstünde, püskülü saçak,
Ceketim omuzda, betimde kuşak,
Bir yanda tabanca, bir yanda bıçak,
Yan bakma babalık yakarım seni.

Yemenim küt burun, yumurta topuk
Ecdattan külhanbeyim, değilim kopuk,
Şaşırıp sataşma sakın babalık,
Kulaklarından duvara çakarım seni!...


Kâhküllü saçlar üzerinde sol kaşa dü­şürülmüş, tepesinden yana gelen kalın ibrişim püsküllü sıfır numara kalıplı siyah fes... Kartal kanat, kısa ceket altına giyilen, patatuka denen önü iri düğmeli fermane, içte sırt tarafına kılaptanlı arslan, kaplan, tavuskuşu yahut denizkızı işlemeli camedan demlen bir yelek... Da­ha içinde muhtelif renkte ve göğüs kıs­ım bal peteği şeklinde oyuklu mintan... Belde ipekli Sakız veya Trablus kuşağı... Boyundan atma püsküllü, gümüş kordo­na ile boğazında da önden düğmeli bir
Alt kısmında, yarım Fransız denilen yu­karısı dar, dizden aşağı genişleyen ve arka paçası, koyu mor veya siyah kadife kaplı kıvrık pantolon. Ayaklarda da beyaz çorap üstüne, yan lâstikleri yürek biçi­minde yumurta ökçeli, basık arkalı yarım şıpıdıklar... Kuşak büklümlerinin arasın­daki saldırmanın yanında, dökme pirinç­ten arslan başlı bir de çekecek ( Silâh­lar, bazen de camedan'ın sol taraf için­de saklanır ).
Kendilerine has yürüyüşleriyle, ara sıra silâh yerlerini yoklamak suretiyle omuz atıp, seyrek adımlarla bol paçalarım bir içe, bir de dışa yalpalarlar.

« Heeeyt... Var mı bana yan bakan? Bu kadarlık tilki divanı sana yeter, lâfına yekûn tut da bas git!...»

Özellikle kabadayılar, aralarındaki an­laşmazlığı böyle yüksekten atıp halledemezlerse, seçecekleri bir yerde, güven­dikleri kimselerin önünde meramlarını anlatırlardı. Verilen karara da boyun eğ­mek zorundaydılar.
Buna, aslı İtalyanca olan « Racon Kes­me » denilir. Taraflardan biri, kesilen ra­cona itiraz ederse, o çevreden bir daha gelmemek üzere uzaklaştırılır. Şayet her ikisi de kabul etmezse, dava silahla sonuçlanır ve heyet de böylelikle “ Marda olmuş ( madara olmuş ) “ olur.
Kendi çevrelerinin zorbaları sayılan kabadayılar, genellikle semaî ( Mevlevi zikri yapılan ) kahvehanele­rinin önünde, balozlarda, meyhanelerde ve tulumba koğuşlarında görülür, kumarha­nelerden mano alır, genelevlerdeki gaco ( kadın ) lardan geçinirlerdi.
Özellikle sarayın ileri gelenleri namına çalışanları da vardı. Fehim Paşa, Bedirhanî Şamil Paşa, Arnavut Tahir Paşa'ya bağlı kabadayılar, Beyoğlu semtinde eşi­nerek birbirleriyle kapışırlar ve galip ta­rafın paşası da o gün sarayda diğer pa­şalara caka satardı. Örneğin o devrin en ünlü kabadayı çetesi, Fehim Paşa'nınki idi. Birgün avenesi, oduncu İsmail adındaki zavallıyı, gece sıkıştırdıkları ten­ha bir sokakta iyice dövmüşlerdi. Daha sonra dövenlerden birine sebebi sorulmuş ve:
- Vallahi haberim yok, paşa dövün dedi, dövdük!
Demişti.



KÜLHANBEYLİK

Böyle kişiler; efendi kabadayılar, tu­lumbacı kabadayılar ve külhanbeyler ola­rak sınıflandırılmıştır... Külhanbeylik, ilk defa Gedikpaşa Hamamı’nda türemiştir, işsiz takımı bu hamamda zorla geceler­ler, üstelik rahat durmaz, müşterilerin yükte hafif, pahada ağır eşyalarını da ça­larlardı. Sahibinin şikâyetine de:
« Hama­ma girerken sende böyle birşey yoktu! »
cevabını vererek, bir de temiz dayak atar­lardı. Zamanla şehre yayılan ve daha çok soyguncu olan bu tiptekileri, kaba­dayılar asla yanlarına sokmazdı.
Külhanbeylerin çoğunluğu polise eyvallah deyip hizmet ederler, çıkarları gereği, kendi gibileriyle dalaşırlardı. Bunların arasında bir de « Sulu » denilen zümre vardı. Suluların mevkii, daha aşağıydı. Dayaktan göz açamazlar, ya bir eli ağırın­dan yerler, yahut birbirlerini döverler. Hattâ bir takımı da polis kurşunu ile ölü­me mahkûm gezip dururlardı.

Tulumbacı kabadayılar yalnız yangın­larda görünürlerdi. Çatışmaları tamamen takımlar arası rekabetten ibaretti.
Bun­ların arasında bir de Rum kabadayılar vardı ki, vurucu, kırıcı kasa hırsızlığı ya­parlardı.

Esas kabadayılar,
daha çok dürüst­lüğü ile çevresinin hamisi durumunda olanlarıdır.
Bu kişiler, efendidirler.
Kendile­rine göre âdet ve gelenekleriyle, koydukları kurallara uymak zorundadırlar.
Giyinişle­ri bile normale yakın olup, silâhlarını giz­leme bakımından pardösüsüz bile gezmezlerdi.
Zayıfı ve özellikle ırz ehlini korur, bu yoldan azıcık sapmış görülenleri de yok ederlerdi. Nitelikleri çizilen bu tiplerin si­lâhları da saldırma, kama, makine ( ta­banca ), söğüt yaprağı bıçak ve o zaman­lar çok makbul sayılan Sheffield marka sustalı idi.
Topkapı, Mevlânakapı, Çeşmemeydanı ve Yeşiltulumba, ünlü kabadayıların mekânı idi. Eski İstanbul'un 1. Da­ire ( Fatih ), 4. Daire (Cerrahpaşa), 6. Daire ( Beyoğlu ) diye ayırdığı bu önemli yerlerde, o zamanlar tüfekle donatılmış dört askerle bir polis kol geze­rek, şehrin asayişini sağlamaya çalışırlardı.

Şimdi de kabadayıların, gelmiş, geç­miş ünlülerini Ulunay'ın notun­dan kısaca görelim:

Tıflıbozzade Kahraman Bey:
Abdülhamit devrinin sonlarında « Onikiler » diye bilinen Aksaray kabadayılarının reisidir.

Arap Abdullah:
Aslen Kürttür. Süleymaniye Sancağı’ndandı. Esmerliği ve şive­si sebebiyle ona Arap derlerdi. Kabada­yılar arasında « Abu » diye anılan Arap Ab­dullah'ın Kâmil adında bir de ağabeyi vardı. Babaları Mustafa, onları, okumala­rı için İstanbul'a gönderdi ( Abdülaziz devrinde 16 yaşında idi.) Netekim Kâmil istenileni vererek bir zaman sonra Bey­rut Gümrük Nazırı olmuştu. Fakat öteki okumadı, kabadayı “ Arap Abu “ oldu.
Okuma, yazması yoktu. Uzun boylu, kuru, sırım gibi, kafası tıraşlı, elmacık ke­çileri çıkık, bıyıklan seyrek ve sarkık, iki kulağı da sağırdı, İstanbul'da Ağayokuşu'nda ikamet ederdi. 40 yaşlarında iken, bir gece Şehzadebaşı ( Direklerarası ) ndaki Osman Baba türbesi önünde, has­mı olan Mirasyedi Necip Bey'le 5 kişi­nin pususuna düşmesine rağmen, Çerkes Mehmet'i bıçakla öldürerek kurtulmuş­tur.
Burunsuz Ömer, sağ kolu idi. Aksaraylı Baha da musahip nedimiydi. Diğer arkadaşları Kazasker Ahmet, Köşklü Ahmet ( Avratpazarlı ) ti. Arap Abdullah, sonrala­rı hariciye nezaretinde başkavas ve daha sonra kendisine « Mir-ül – Ümerâ » rütbesi ve­rilerek, kabadayılığı sayesinde paşa oldu. Meşrutiyetin ilânından sonra Merdivenköyü'nde ölmüştür.

Sarraf Niyazi
1.90 boyunda, atletik vücutlu idi. Gençliğinde sarraflığı deneyip, iflâs ettiği için bu lakabı almış­tır. Okuma ve müziğe hevesi vardı. Giyi­nişi normal olup, herkes onu bir yerde memur zannederdi.
Netekim 1909 yıllarında, polis müdürü tarafından asayişi bozulan Büyükada'ya başkomiser olarak atanmıştır. Kısa zamanda ortalığı sütliman yapıp, evlerin kapılarını bile açık bıraktırmıştır. Bir ge­ce sahil gazinosunda, haşarılık yapan bir Rum’u belinden kavradığı gibi denize savurmuştur.
Karakola gireni kanun himayesinde sayarak, burada kimseye dokunmaz, fa­kat dışarıda rastgeldiği haşarılara meydan dayağı atardı. Birgün karakoluna gelen müfettişi tokatlamış ve sonra istifa et­miştir. Daha sonra mütareke yıllarında, Boğaziçi’nde bir gazinoda, 10 Fransız nefe­rini yumruğu ile teker teker denize at­mış ve kendisini takdir eden kumandanlarıyla aynı masada içki içmiştir. Girişti­ği kavgalarda asla silâh kullanmazdı. Zi­ra uzun kollarıyla salladığı yumruklar ona yeterli gelirdi.

Arif Bey:
Trabzonlu Hasan kaptanın oğludur. Kabadayılık muhitinde Çerkes Arif diye anılırdı, îyi nişancı olup, tokadının önünde kimse duramazdı. Tokadını yiyen, düştüğü yerde kusardı. Fehim Paşa'nın başsilâhşörü olmakla beraber ne işle meşgul olduğunu kimse bilmezdi. Özellikle etrafına ve hattâ Fehim Paşa'ya bi­le metelik vermemekle nam salmıştı. Küçüksu Çayırı’ndaki bir köşkte otururdu. Matlı Mustafa tarafından tabanca ile vu­rularak öldürülmüştür.

Matlı Mustafa:
Arnavuttur. Tahir Paşa'nın başsilâhşörü idi. Eşkıyalıktan gelen bu adam, birgün Galatasaray'da sarhoş bir halde etrafa saldırırken, tesadüfen oradan geçmekte olan Arif Bey tarafın­dan halkın içinde fena halde dövülmüş­tür.
Sonraları o da Arif Bey’i tabanca ile öl­dürmüş, fakat sonunda katili olduğu ada­mın küçük kardeşi Ziya tarafından, mah­keme kapısında gene tabanca ile vurula­rak vücudu ortadan kaldırılmıştır.

Ziya:
Arif Bey'in kardeşidir. Ağabeyisinin intikamım aldıktan sonra yaşının küçüklüğünden Sinop Hapishanesi’nde bir süre cezasını çekti. Siyasî entrikalara karışmış ve Sadrâzam Mahmut Şevket Paşa'ya kurşun atanlardan biri olmuş­tur. Kabadayı Ziya, bu suikast suçundan ötürü idam edildi.


Topal Tevfik
Sayılı kabadayılardan olup, Sadrâzam Mahmut Şevket Paşa’ya suikastte bulundu. Küçük Mustafapaşa'da hallaçtı ( idam edildi ).

Kadırgalı Kör Emin:
Galata Gümrüğü’nde görevli iken, kadro düzenlemesine uğramış, kendisini iyice bu hayata vermiştir. Beyoğlu çevresinde nam salan Emin, zamanının ünlü hırsızlarından Panani'yi bir bıçak darbesiyle çolak etmiştir.
Haddehaneli Arap Hulusi'yi içki masasında, dostunun yanında tokatlayarak ağlatmış, fakat aynı kişi tarafından o gece başka bir toplantıda tabanca ile vurul­muştur. Ölürken polislere verdiği ifade­de, kendisini vuranın adını vermemiş « Sağ kalırsam, tahkikatı ben yaparım! » demişti.

Arap Dilâver:
Sudan fellahlarından olup, küçükken çölde hadım edilen 50 çocuk­tan sağ kalanıdır. Çok kuvvetli idi. Son­raları Fehim Paşa'nın kabadayıları grubuna girmiştir.

Kavanoz Mehmet:
Eyüplüdür. Kavga­larda, karşıdan gelen sandalyeleri ustalık­la kapar ve hasım tarafa iade ettiği za­man, oradakiler yerlere serilirdi.

Karamürselli Tahir:
Hamdi'yi 18 yerin­den ağır surette yaralamıştı. Hapishane­de iken de, etrafı karıştıran kasa hırsızı Kefalonyah İspiro'yu iyice dövmüştür.

Lâf Tufan:
Aslen Rizeli olup, memle­ketinde ona “ Kürt Tufan “ derlerdi, İstan­bul'da çok sayıda kanları olmuştur. Çok çevik bir kimseydi. Arkadaşı Yakup'la birlikte Hristantos'u ortadan kaldırmak için karşılaştıkları kahvede, bu işten vazgeçmişlerdi. Sonraları bir husumetten ötürü, Sinop'ta jandarmalar tarafından öldürülmüştür.

Konumuza giren diğer kabadayılardan Mevlânakapılı Hilmi, arkadaşları Meh­met Amca ve Paşam Hüsnü ile beraber, Yenikapı'da 6 Ermeni'yi kaba etlerinden bıçaklamışlardır. Arnavut Halil Bey, İzmirli Nazif ve Elbasanlı Ramazan, her biri 100 ilâ 200 yıl arası mahkûm olmuş­lardır.

Boğazkesenli Abdi, Dökmeci Hayrullah, Köşklü Ahmet, Kadayıfçı Ali, Kazas­kerin Ahmet de Aksaray Onikileri'ndendi. Yenibahçeli Lütfü, Aynacı Bekir, Balıkçı Deli Ahmet, Martdokuzu Ali, Kayyum Ali Bey, Karacaahmetli Asaf, Vidinli Ali, Üs­küdar'ın namlı kabadayıları idi. Kara Ah­met ve Tatlıcı Raif de o yakanın namlılarındandı, ikisi de Kadıköy'de asıldılar.

DaYı çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Sayın DaYı; Bu Kullanıcılar Mesajınızdan Dolayı Size Teşekkür Ettiler.
Merissa (16.05.09), Serdar Yıldırım (05.11.11), Şahin (09.11.10)
Cevapla
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Powered by vBulletin® Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.