Forum Kapsam  
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Forumları Okundu Kabul Et
Geri git   Forum Kapsam > ..::Yüce İslam Dini::.. > İslami Genel Konular
Sayfaya güncelle İslami Terimler Sözlüğü
İslami Genel Konular Yerlerin ve Göklerin Tek Hakimi Yüce Rabbimiz... ALLAH cc

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 10.12.07   #16
Şahin
Şahin isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
Şahin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üye No: 2
Üyelik Tarihi: 03.12.07
Nerden: Bursa
Konular: 5336
Mesajlar: 8.778
Teşekkür Sayısı: 2.449
Teşekkür 2.616 Kez 2.004 Konusuna
Rep Gücü: 77
Rep Puanı: 2132
Standart

R

RAB: Arapça, terbiye eden, doyuran, yetiştiren vs. gibi anlamları olan bir kelime. Zâtın, ruhî veya cismânî gayb varlıklarına olan nisbeti bakımından, Hakk'ın bir ismidir. Allah'ın Rab isminin, fonksiyon olarak işlerlik kazandığı her şey, merbûb dairesinde mütalaa edilir. Allah'ın zatî, rubûbî isimlerin menşeidir. er-Razzâk ve el-Hafîz gibi isimler böyledir. Rab ismi de, merbûbun varlığını gerektiren ve gerçekleştiren bir isimdir.

RABBANİ: Rabba mensub, Allah adamı anlamına Arapça bir kelime. Velilere, Rabbânî de denir. Yani, bu manada Rabbânî, Allah dostu, Allah'ı bilen, tanıyan ve ona amelen, fikren yakın olan kimse demektir. İlim ve dinde derinleşmiş, ilmini hayatına geçirmeye muvaffak olmuş kimselere de, Rabbânî adı verilir.

RABBU'L-ERBAB: Arapça, Rablerin Rabbi yani, terbiye edenlerin terbiye edicisi demektir. Rabbü'l-Erbâb, gayelerin gayesi ve bütün isimlerin menşei olan ilk belirlenme (ta'ayyun-i evvel) ve ism-i a'zam itibariyle, Hak'dır. Bütün istekler O'na yönelir. O, her hususu hâvîdir. Necm süresindeki (âyet: 42)
"Ve şüphesiz en son varış, Rabbinedir" ifadesiyle, bu hususa işaret vardır. Zira, Hz. Peygamber (s), ilk belirişin ortaya çıkış yeridir. O'na mahsus olan rubûbiyyet, en büyük rûbûbiyyettir.

Sedd-i reh olmadı sidre-i bezm-i melekût
Kıldı azm-i harem-i halvet-i Rabbü'l-erbâb
Fâzıl

RABITA : Arapça, bağlayan, rapteden demektir. Tasavvuf? olarak, müridin zihnî planda, tefekkür ve muhayyile gücünü kullanarak mürşidiyle "beraberlik" halinde olmasını ifade eder. Ruhî terbiye için, bu mânâ beraberliğine ihtiyaç olduğu kaydedilir. Nakşibendîlikte rabıta önem arzetmekle birlikte, asıl değildir. Diğer tasavvuf okullarında da, ismen olmasa bile, mânâ olarak rabıta vardır. Râbıta'ya, sevgi anlamı da yüklenmiştir. Meselâ, sevgi rabıtası için şu tarif verilir: "Mürşidin şeyhini severek, yâd etmesi ve suretini zihninde canlandırmasıdır". Kalbî rabıta diye verilen bir tarif de şöyledir: "Müridin, kalben şeyhi ile beraber olmasıdır". Bu mânâ birliğinin, müridi şeyhinde fânî olmaya yani, onun hâli ile hallenmeye götürdüğü söylenir. Rabıta için sufiler "Sâdıklarla beraber olunuz" (Tevbe/119) âyetini baz olarak alırlar. Kişinin sevdiğiyle beraber olduğunu bildiren hadis-i şerifler, rabıtadaki muhabbet keyfiyetini açıklayıcı olarak düşünülmektedir. Şeyh Abdülhakim Arvasî (k), namaz esnasında rabıtanın sakıncalı olduğunu ve bu sebeple, namazda sadece Allah'a rabıta yapılması gerektiğini söyler. Rabıta, her şeyden önce, psikolojik muhtevasıyla insanî bir olaydır. Kundaktaki çocuğuna duyduğu aşırı sevginin, o çocuğun annesinin süt ve gıda ihtiyacını hafif bir göğüs sızısı ile hissettirmesi ve bu gibi örnekler çoğaltılarak, rabıtanın insanî, fıtrî ve tabiî bir olay olduğu hususu kolayca anlaşılabilir. Bir insanın öğretmenine, annesine, babasına, kardeşine, eşine, dinine, Kur'ân-ı Kerim'e ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a duyduğu sevgi, bir rabıtadır. Bu, insanın etrafını kuşatan âfâk (obje) ile derunî temasını ve yakınlaşmasını sağlayan önemli bir araçtır. Bu sevgi olmasa, varlığın devamı mümkün olmazdı. Rabıta, tasavvuf! planda, hiç bir mutasavvıf tarafından, insanın insanı tanrı edinmesi şeklinde açıklanmamış, ancak müridin şeyhine olan aşırı sevgisi, tasavvuf psikolojisi tatmamış kişiler tarafından, farklı biçimde yorumlanmıştır. Müridin şeyhine olan rabıtası, (özellikle Nakşî sülukunda) murakabe'ye kadardır. Ondan sonra, müridin sadece Allah'a rabıta yapması gerekir, o durumuyla yine şeyhine rabıtaya devam eden kişi, manevî açıdan gerilemeye duçar olur. Zira şeyhe rabıta yapma, nihai rabıta olan Allah'a rabıtanın bir ön hazırlayıcısı hüviyetindedir, ilki, yüzme eğitimini alan; ikincisi de, eğitimini tamamlamış, denizde bilfiil yüzen kişinin durumu ile mukayese edilir. Bu örnekte görüldüğü üzere, ikinci durum, birinciden daha ileridir, daha olgundur.

RACÜL-İ HASSA: Arapça, özel adam demektir. Manevî güç sahibi, özel kişiler için kullanılan bir ifâdedir. Hz. Adem'e ait bazı özellikleri taşıyan kimselere denir ve sayılarının üçyüz kişi olduğu kaydedilir.

RACÜL-İ KAMİL: Arapça, olgun insan demektir. Manevî güç sahibi bir grup veli. Hz. Nuh'un kalbi üzerine, her asırda kırk kişi yetişir. Ümmet-i Muhammed (s) 'den olmakla birlikte, diğer peygamberlerin manevî mirasına sahip bu kişiler hakkında, "Ümmetimden, Hz. Nuh'un kalbi üzere kırk kişi vardır" hadis-i şerifi kaydedilir.

RACÜL-RİCÂL: Arapça, erkek anlamında bir kelime. Allah'ın veliliğine layık olmuş kişiler ki, bu mânâda kadınlardan da recül olur. Bunlara "ticaret ve alışverişin, Allah'ı zikirden alıkoymadığı erkekler..." âyetiyle işaret edilmiştir (Nur/37).
İki türlü rical vardır :
1 Ricâl-i aded : Bunların sayıları bellidir.
1 tane kutub, 2 tane imamân, 4 tane veted, 7 tane bedel, büdelâ veya ebdâl, 12 tane nakib, nükebâ, 40 tane recebî, recebiyyun, 300 tane müctebâ.
2. Ricâlü'l-Merâtib : Sayıları belli değildir; bunlar, melâmiyyun, fukara, sufiler, âbidler, zâhidler, efrâd, ümenâ, kurrâ, ahbâb (verese, evliya)vb'dir. Otuzüç çeşit evliyanın varlığından bahsedilir.

RAĞBET: Arapça, isteme, arzulama demektir. Nefsin sevaba, kalbin hakikate, sırrın Hakk'a rağbet etmesine denir. Dünyaya veya âhirete duyulan meyle de rağbet denir.

RAHAT: Arapça, dinlenme manasınadır. Tasavvuf erbabına göre, bu dünya bir rahat yeri değildir: "La râhate lenâ fi'd-dünya". Ancak "dünya hayatına razı olup, rahat buldular" (Yunus/7) âyetindeki tipler için, burası, huzur yeridir. Aynı âyetin başında "Allah'a kavuşacaklarını ummayanlar..." ifadesiyle, bunların maddeci bir karaktere sahip olduğu belirtilmektedir.

RAH-I HAK: Hak yolu manasına Farsça-Arapça bir ifâde. Allah yolu, sırat-ı müstakim.

RAHMANİYYE: Halvetiliğin Kabil kolu. RAHMANİYYE: İsim ve sıfatların, hakikatlarıyla ortaya çıkışı. Rahmaniyye mertebesinde zuhur eden isim, er-Rahmân'dır.

RAHİB: Arapça, korkan demektir. Halktan ayrılan ve mâsivâdan sıyrılıp, kendisini sadece Allah'a adayan, çileci Hıristiyan din adamı. Bu hayatı yaşayanlar, evlenmezlerdi. İslam'da bu tür ruhbanlık hayatı yoktur.

RAHMANİYYUN: Rahman'a mensup olanlar anlamında, Arapça bir kelime. Veliler hiyerarşisindeki tabakalardan biri. Tasavvufa dair eserlerde, "her asırda, üç kişiden ibaret olan Rahmâniyyun, taşa sürtülen demirin çıkardığı ses gibi, gizliden sesler duyarlar. Bu sesten, Allah'ın muradını anlayarak, ona göre vazife yaparlar". Rahmâniyyun tabakası ebdâl-ı seb'a'ya benzetilirse de, bu doğru değildir.

RAHMAN-RAHİM: Arapça, çok acıyan demektir. Kemalâtın, mü'minlere mâ'rifet, tevhid vs. şeklinde feyz halinde gelip yerleşmesine, rahim denir. İlâhî hazrette kendisinden, varlığı ve mümkünlere ait kemalâtı doyuran şeyi indiren, toplu isimler bakımından, Hakk'a Rahman adı verilir.

RAHMET: Arapça, acımak demektir. Hz. Peygamber (s)'in, Delâil'de kaydedilen ikiyüz bir isminden biri, Allah'ın iki türlü acıması söz konusudur: 1. Rahman : Umumi acıma ki mü'min, kâfir herkesi içine alır, bu dünyada tecelli eder: 2 - Rahim : Ahirette ve sadece mü'minlere olan acıma. Özel rahmet.
RAHMET OKUMAK: Vefat eden mü'minlerin ardından, yapılan bir dua. Bu, övgü yerinde de kullanılır.

Edenler hâlimi idrâk, okurlar rıfk ile rahmet,
Olanlar zâir-i kabrim, dönerler müşfik u mahzun.
Abdülhak Hâmid

RAHMET OKUTMAK : Birinin zulüm veya kötülük yapma açısından diğerinden daha ağır olup, onu arattırması durumunda kullanılan bir tâbir.

Kâfir ol mertebe kıydı cana,
Rahmet okuttu Hülâgu Hân'a.
Enderunlu Fâzıl

er-RAHMETÜL'L-İMTİNANİYYE: Arapça, kıymetli bir şeyler ilgili olarak, ihsâni açıdan acımayı ifâde eden bir tamlama. Kaşânî bunu, "kulun kulluğunu yapmadan, Allah tarafından ihsana nail olmasıdır ki, bu genel bir rahmettir" diye tanımlar. Bu, Allah'ın Rahman ismiyle, tam anlamını bulur ve her şeyi kuşatmıştır.

er-RAHMETÜ'L-VÜCUDİYYE: Arapça, varlıkla ilgili, vücuda ait acımak anlamını ihtiva eder. Kaşânî bunu şöyle tarif eder : "A'raf suresinin 6 ve 56. âyetlerinde belirtildiği gibi, Allah'ın muhsin ve muttakilere (gerçek inananlara) vâdettiği rahmettir. Bu, imtinâni rahmete dahildir. Zira bu konudaki Allah'ın va'di, çalışmaya bağlıdır ve bu tam bir ihsandır."

RAİ: Arapça, çoban, riâyet eden, idare eden demektir. Kâş'ânî'ye göre rai, "âlemin düzenini korumayı gerektiren nizamın idare edilmesi konusunda sağlam siyâsî ilimleri tam olarak öğrenmiş kişidir."

RAK : Arapça, ince demektir. İnsan ruhu. Zira eşyanın bıraktığı aslî ve fıtrî iz orada bulunur.

RAKİB: Birbiriyle yarışma durumundaki kişilerin her birine, rakîb denir. Faîl vezninde Arapça bir kelime. Sûfinin rakîbi dünya ve şeytândır.

RAKİKA: Arapça, incelik ve şeffaflığı ifade eden bir kelime. Ruhanî bir latife olup, Hak'tan kula ulaşan yardım gibi, iki şey arasındaki irtibatı sağlayan aracı bir latifedir. Allah'tan kula olan bu duruma nüzul (iniş) rakikası denir. Meselâ kulun, ilim, amel, güzel ahlâk ve yüce makamlarla, Allah'a yaklaşması, hep birer vesiledir. Kuldan Allah'a olan bu duruma, uruc (yükselme) veya yükselme rakikası veyahut da dönüş rakikası denir. Kalbleri yumuşatan eserlere, er-Rakâik veya Kitâbu'r-Rakâik adı verilir. Manevî eğitimle ilgili bilgiler de, aynı durumdadır. Abdullah İbn Mübarek'in Kitâbu'z-Zühd ve'r-Rakâik'i bu cümledendir.

RAMAZANİYYE: Ahmediyye-i Halvetiyye'nin kollarından biri. Kurucusu, Şeyh Ramazan el-Mahfî'dir.

RAN-REYN : Arapça, pas demektir. Cismanî karanlık pislikler ve nefsâni şekillerin istilâsı sonucu, kalp ve kudsî âlem arasına giren perdeye, rân veya reyn denir. Maddeden kaynaklanan karanlığın kiri ile kul, rububiyyet nurlarından perdelenir. Mutaffifin suresinin ondördüncü âyet-i kerimesinde, yaptıkları amellerin kötülüğü sebebiyle kulların kalplerinin paslandığı belirtilir. Bu perdeler üç tanedir: 1. Kafirlere mahsus perde: Tab' veya hatm, 2. Münafıklar için perde: Reyn veya kesve, 3. Mü'minler için perde: Sade ve ğışâve. Allah ile kul arasında, yetmiş bin nuranî ve zulmanî perde olduğu söylenir.

RASİH: Yerinde, sağlam ve sabit olarak duran anlamında Arapça bir kelime. Al-i İmrân suresinin baş taraflarında geçen, ilimde rüsuha erenlerden kasıt; ruhlarıyla gaybın gaybında, sırrın sırrında derinleşenlerdir. Bunlar, ilimde yükselenler ve daha da fazlasını bulmak üzere, ilim denizine dalanlardır. Böylece her kelime ve harfin altında yatan cevherler, onlara açılır. Kısaca, her ilimde olgunlaşan kişilere, râsihun denir.

RAŞİDİYYE: Ahmed b. Yusuf er-Raşidî (ö. 927/1521) tarafından kurulan ve Zerrûkıyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu.

RÂTİB: Arapça, maaş, aylık, güç bir yerde sabit durmayı ifâde eden bir kelime, ism-i fail. Ayderusiyye tarikatında bir vird ve zikir şekli. Ebced hesabıyla, kahve ve esma-i hüsnadan olan el-Kavî'nin edeb hesabıyla değeri 116 ettiği için, el-Kavî ismini 116 kere çekerler ve bu arada kahve de içerler. Râtib, kahve içilerek, yapılan bir tarikat âyinidir.

RAUFİYYE: Seyyid Ahmed Raûfî (ö. 1170/1756-7) tarafından kurulmuş, Ramazaniyye-i Halvetiyye'nin kollarından bir tasavvuf okulu.

RAVZA-İ MUTAHHARA: Temizlenmiş bahçe anlamında Arapça bir tamlama. Peygamberimizin kabrine denir. Buna Ravza-i Nebi de denir. Ravza, cennet anlamına da gelir.

REBÛBÎ: Arapça üvey evlat anlamına gelen bir kelime. Istılah olarak, Allah'a mensub, Allah'a ait demektir.

RECA: Arapça ummayı, ümit etmeyi ifade eden bir kelime. Allah'tan ümit kesmeme. "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz" (Zümer/53) âyetine göre, Allah'tan ümit kesmek büyük günahlardandır. Bu, kalbin hoşlandığı bir şeyi beklemesinden, rahatlık ve ferahlık duyma halidir. İnsanın geçmişle ilgili düşüncelerine zikir ; hâlle ilgili olanlara vecd, zevk, idrâk ; gelecekle ilgililere intizâr, tevekkül ; hoşa gitmeyen türden ise havf ve işrâk; hoşa giden türden ise recâ ve irtiyâh denir. Allah'ın lütfuna nail olma düşüncesi, recâ duygusunun doğmasına sebep olduğu gibi, tersi de havf duygusuna neden olur. Kul, ideal olarak bu iki duygu arasında bulunmalıdır. Recâ'nın, gelecekle ilgili olması, temenni ile aynı anlama gelmesini çağrıştırıyorsa da, ikisi arasında fark vardır: Temenni, oyalayıcıdır, sahibini çalışmaktan alıkoyar, recâ ise; bunun aksinedir. Bu yüzden temenni makbul değildir. "Şeytan, insanı ümniyye yani temennilerle oyalar." şeklindeki âyet (Hacc/2) bu hususu te'yid eder. Recâ, dünyalık istemekle yorumlandığı gibi, Allah'ın cemâlini müşahede etmeyi isteme, şeklinde de, düşünülmüştür. Tâatta güzellik, recâ'nın belirtisidir, denmiştir.

RECEBİYYUN: Recebe mensub olanlar anlamında Arapça bir kelime. Bir kısım Allah adamlarına recebîler denir. Bu zevatta, Receb ayında fevkalâde hâller zuhur eder ve sayıları kırktır. Bu zâtlar Receb ayının girmesiyle, vücutlarına bir ağırlık gelir, daha sonra bu yavaş yavaş kalkar, normal hale gelirler. Bu durum, Receb boyunda devam eder ve bu sıkıntı ile birlikte, bir takım tecellilere ve keşiflere mazhar olurlar.

REDA: Helak, fazlalık mânâsına Arapça bir kelime. Kâşânî bu tâbiri şöyle açıklar : Kulun, haksız yere Hakk'ın sıfatlarını izhâr etmesine, redâ denir. Bir kudsî hadiste Allah şöyle buyurur : "Kibriya benim ridâm, azamet ise izârımdır. Bu konularda, benimle çekişenlerin belini kırarım" (İbn Mâce, Zühd, II, 1397). Kibir sıfatı Allah'a layık iken, onu sahiplenen yani kibirlenen kişileri, Allah sevmez.

REFREF: Kuşun kanatlarını yayarak hareket ettirmesine Arapça'da refref denilmekle birlikte, aynı kelime efsanevî bir kuşun özel ismidir. Hz. Peygamber (s)'i Miraç gecesi sidre-i müntehâ'ya götüren varlık. Refref-i A'lâ : Varlıklardan ve zatî emirlerden olan İlâhî makamdan ibarettir. Refref, aşk sembolüdür. Zira insanı Allah'a ulaştıran aşktır.
REHBER: Farsça, kılavuz, yol gösterici demektir. Mevlevîlerde rehber, tarikatçı (ser-tarik) iken, diğer tarikatlarda aşçıbaşıdır. El alacak kişiyi, şeyhin huzuruna götüren kişiye, rehber denir.
Rehbersiz yol alınmaz: Maneviyatta yol almak için, bir yol göstericinin gerekliliğini anlatır.

Sıdk ile bel bağladım ikrar verip erenlere,
Mürşidim oldu Muhammed, rehberimdir Murtaza.
Bektaşî İkrar tercemânı

REHBET: Arapça, korkma, kaygı anlamlarına gelir. Allah'tan korkma, kalpde Allah korkusu bulunması. Rehbet ile haşyet arasındaki fark; şudur: Rehbet sahibi çareyi kaçmakta bulur, haşyet sahibi çareyi Allah'a sığınmakta bulur. Zahirin rehbeti vaîd (tehdid)in gerçekleşmesi, bâtının rehbeti ilmin tersine dönmesidir. Rehbet, ma'rifetin şartıdır. Ve bu ehassü'l-havassa mahsustur.

REHHALİYYE: XVI. yüzyıl Fas tarikatlarından-dır.

REİS: Arapça, lider demektir. Nakşbendîlerin açıktan zikir yapan kollarının tekkelerinde ve ayakta zikir çeken diğer tarikatlarda, töreni idare edenlere reis denir. Zikir töreninin ahengi, sesin tiz veya bas tonda çıkması ve diğer şeklî unsurların armonik oluşu önemlidir. Bunu sağlayan reis, tıpkı bir orkestra şefi gibi töreni incelikle yönetir. Hareketlerin seslerle senkronik olması, zikirdeki manevî etkiyi artırıcı nitelikte görülür.

REMİL: Arapça, kum anlamına gelir. Bir takım nokta ve çizgilerle gaybı keşfetmekle uğraşan ilim dalı. Bu işi yapanlara remmâl denir. Remil denmesinin sebebi, eskiden bu işte kağıt yerine kum kullanılmış olmasıdır.

REMS-DEMS: Bu iki kelime Arapça'da gömmek anlamını taşır. Maddî şeylerin izinin, kalpten hiç bir belirti bırakmayacak şekilde silinmesine dems, iz bırakacak şekilde silinmesine de rems denir. Cüneyd-i Bağdadî, yaratıkları, yaratılmadan önceki halleriye görmeye, rems der. Cüneyd, bu şekilde remsin tevhide işaret ettiğini kaydeder.

REMZ-RUMUZ: Arapça, işaret etmek anlamına gelir. Edebiyatta, bir kelimenin yakın ve uzak olmak üzere farklı anlamları vardır. Bir kelimenin uzak anlamına remz denir.
Mutasavvıflar, kendi aralarında bir dil geliştirmiş ve bu dil ile birbirlerine hitâbetmişlerdir. Tasavvuftaki sırların yanlış anlaşılması, veya sırların faş edilmemesi için bunu gerekli görmüşlerdir. Özellikle şiirlerinde rumuzlu ifadeler kullanan sufiler, bu şekilde tasavvufî sırları ehli olmayanlardan uzak tutmuşlardır.

RENC: Farsça, sıkıntı meşakkat demektir. Gönlün istemediği bir hususun ortaya çıkmasına, renc denir.

RESLANİYYE: Şeyh Reslân b. Yakub b. Abdurrahmân b. Abdullah el-Câberî (ö. 695/1296) tarafından kurulmuş, Ukayliyye'nin kolu bir tasavvuf okulu.

RESM: Arapça bir şeyin izi, örf ve alâmet gibi manalara gelir. Ezelde nasıl cereyan etmişse ebedde de aynı şekilde cereyan eden nitelik. Zira mahlukat ve sıfatları, tamamen Allah'ın takdiriyledir.

RESM HIRKASI: Resm Arapça, iz, demektir. Mevlevîlerin giydiği bedeni geniş hırkaya, resm hırkası denir.

RESUL ŞÂHİYYE: Ondokuzuncu asırda, Gücerat (Hind)'ta kurumuş bir tasavvuf okulu.

REŞİDİYYE: Ondokuzuncu asırda Cezayir'de kurulmuş bir tasavvuf okulu.

RETK: Arapça, bitişik olmak demektir. Zuhur bulmamış Hazret-i Vahidiyye nisbetlerine ıtlak olunur. Bu, ağacın çekirdekte özet olarak bulunduğu gibi, zât-ı ehadiyyette tafsillerin gizlenmiş hakikatlar halinde özet olarak bulunuşudur.

RIFK: Arapça, lutufla davranmak, birine yardım etmek vs. gibi anlamları olan bir kelime. Müridin hali rıfkdır. Sufiyye yoluna girenlerin yolu budur. Son dönem büyük sufilerinden Mahmud Sami Efendinin (k) dediği gibi, insanlara yumuşak muamele etmek, onlardan incinmemek, onları incitmemek, kalb-i selim alâmetidir.

RIZA: Arapça, razı olmak, memnun olmak demektir. Kalbin, hükmün akışı altında sükunet halinde bulunması. Dekkâk; rıza, belayı hissetmemektir, der. Genelde rıza, hüküm ve kazaya itirazda bulunmamayı ifade eder. Rızanın şartı, kaza (olay vuku bulduk) dan sonra olmasıdır. Eğer önce olursa, ona rıza'ya azmetmek denir. Muhsinlerin Allah'tan razı olması, kaza iledir. Ancak bazı durumlarda, kazaya rıza gerekmez. Mesela ortaya şekavet gibi bir kaza çıkarsa, buna razı olmak icabetmez, aksine razı olmamak boyun eğmemek gerekir. Şühedânın rızası, onların vusul isteği olmadan Allah'a olan sevgisidir. Sıddıkların rızası : Bunlar, sürekli terakki halinde oldukları için, onların ki, menzillerde, hazır olana rıza göstermekten ibarettir. Mukarrabinin rızası da, Hak'tan halka dönüş şeklindedir. Tasavvuf yoluna, rıza kapısı denmiştir. Mevlevîlerde, çile günleri ebced hesabına göre, "rıza" kelimesinin nümerik değerine uygun olarak binbir gündür. Kulun Allah'tan, Allanın kulundan razı olması "râzıye" ve "merzıyye" gibi tekâmülî iki nefs basamağını gösterir. Sufiyye yolu çok meşakkatlidir, demir leblebi çiğnemeye benzer, yenmesi zor bir lokma olduğu için, bu yola rıza lokması denmiştir. Rıza pazarı, tasavvufî yolda, herşeyin Allah'ın rızalığına bağlı olduğunu bildiren bir sözdür. Herşey rızaya bağlıdır; rızasız lokma yenmez. Irak tasavvuf okulu, rızayı hâl olarak görürken, Horasan tasavvuf çevresi makam şeklinde değerlendirmiştir.

Güzel aşık cevrimizi çekemezsin demedim mi?
Bu bir rıza lokmasıdır yiyemezsin demedim mi?
Pir Sultan Abdal

RIZAİYYE: Ebul-Hasan Ali b. Musa er-Rıza'ya dayandırılan bir tasavvuf okulu.

RİBAT: Arapça, bağ, bend, birşeyi bağlayacak ip vs. gibi anlamları ihtiva eden bir kelime. Eskiden hudut boylarında, devletin sınırlarını korumak, ölü araziyi diriltmek, emniyet sağlamak gibi görevleri ifa etmek üzere kurulan tekke ve zaviyelere ribât adı verilirdi. Bu tekkelerde oturan dervişlere de, murâbıt denirdi. Savaşçı niteliğe sahip bu dervişler, bir zamanlar Afrika'nın Kuzey'inde "Murabitun" devleti kurmuşlardı. Tasavvuf tarihi içerisinde, sufilerin kırk dolaylarında devlet tesis ettiği görülür. Ulemadan tasavvuf erbabı olduğu gibi, sanatkardan, tüccardan, devlet adamından olmak üzere, her kesimden çok miktarda gönül insanları dikkat çekmektedir. Murabıtlar, asker-sûfilerdendir.

RİCÂL-İ AYNİT-TAHAKKUM VE'Z-ZEVAİD: Evliya hiyerarşisinde bir yeri olan bu grub, ömürlerini dua, zili u zaruret, tevazu, meskenet ve recâ ile geçirirler. Yani dua erleridirler.

RİCÂL-İ İLÂHİYYE: Arapça, ilâhî erler, Rabbani erler, Allah adamları anlamlarına gelen bir tamlama. Manevî kuvvet sahibi veliler için kullanılır. Güçlü dualarıyla, ümmet-i Muhammed (s)'in yardımına koşarlar. Bunlar, Muhyiddin İbn Arabi Hazretlerinin de ifâde ettiği gibi kalpleri semavî, halleri ruhanî olduğu için, yeryüzünde bunların durumlarını bilip anlayacak, çok az insan vardır. Bunlar, sayısı dört olan "Evtad" a yardımcı olurlar, Bunlar kalb-i Muhammed (s), Kalb-i Şuayb (s), Kadem-i Salih (s) ve Meşreb-i Hud (s) üzere zuhur ederler. Bunlara âlem-i âlâda nezaret eden melekler sırasıyla şunlardır : Hz. Azrail (a), Hz. Cebrail (a), Hz. Mikâil (a) Hz. İsrafil (a).

RİCÂL-İ TAHTE'L-ESFEL: Arapça, esfel altı erler, demektir. Her asırda levh, kalem, arş, kürsi, yedi gök sayısınca toplam onbir kamil er. Bunların gıdaları nefes-i Rahmanî yani manevî hayat sebebi olan Rabbanî nefha (soluk) dırRİCÂLU'LLAH: Arapça, Allah adamları demektir. Bunlara gayb erleri veya gayb erenleri denir. Bu muhterem zevat, Rabbanî bir ağırbaşlılık ve huşu ile temayüz etmiş, Rahmanî tecelliler altında yenik düşmüş oldukları için, yüksek sesle konuşmazlar. Hakk'ın gayri, bunları; bunlar da, Hakk'ın gayrisini bilmezler. Allah'ın fayda sağlayan kelimelerini ve isimlerini kendilerinde topladıkları için, bunlardan şer'an istimdat caiz ve bu kelime ve isimlerle istiâze ise, nas ile sabittir. Aslında yardım ve koruma Allah'tandır; ancak Allah'ın yardımını celbetmek için vesilelere teşebbüs etmek, tevhide engel değildir. Bu tıpkı, dışta dış işlerde zamanın padişahları ve onlara yakın olan vekillerinin halkın ihtiyaçlarını gidermesine benzer.

Fazl u Hakk u himmet-i cünd-i Ricâlullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahr eylemektir niyyetim.
Fatih Sultan Mehmet

RİCÂLÜ'L-FETH: Arapça, feth erleri demektir. Günün her saati için tayin edilmiş, yirmi dört salih kul vardır. Ehlullahın kalplerine İlâhî sırlar, bunlar vasıtasıyla gönderilir. Her biri, bir yerde görevli olduğu için, bir araya gelip halka oluşturamazlar.

RİCÂLÜ'L-GAYB: Arapça, gayb erenleri demektir. Bkz. Ricâlullah ve Ricâl-i İlâhiyye.

RİCALÜ'L-MENNAN: Arapça kuvvet erleri demektir. Bunlar meczupları, veya deliler olarak tanınır. Her asırda sekiz meczuba bu ad verilir. Bunlar tasarruf gücüne sahiptirler, biiznillah. Büyükler, bu gibilere saygı göstermek gerektiğini, ancak ihtilattan, yakın münâsebetten kaçınılması icabettiğini söylerler.

RİCÂLÜ'L-KUVVE: Arapça, Mennan'ın erleri demektir. Veliler hiyerarşisi içinde onbeş kişilik erenler grubudur. Kendilerine yüz çevirenlere, yakınlık göstermek gibi, özgünlük arzeden şahsiyet yapısına sahiptirler.

RİDÂ: Arapça, örtü demektir. Hakk'ın sıfatlarının kulda ortaya çıkmasıdır.

RİFAİYYE: Seyyid Ahmed Rifaî (ö. 578/1182) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

RİH: Arapça, rüzgar, soluk demektir. Rahmanî soluk. Bu saba rüzgarı olarak bilinir.

RİND: Farsça, kayıtsız, laubali, akıllı, münkir vs. gibi özellikleri olan kişi anlamına gelir. Dışı melam, içi selim olan kişiye rind denir. Batı'da dünyaya önem vermeyen, Bohem tarzı hayat sürdürenlerle, rindler, arasında en önemli fark, rindlerin iç estetiğe önem vermeleri, kalblerini her türlü pislikten temizlemeyi hedef edinmeleridir. Batıda, Bohem, hayvan gibi yaşar, hayvan gibi ölür. Rind ise ölünce

"Ve serin serviler altında kalan kabrinde,
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter"
Y. Kemal Beyatlı

Hafız Şirazî, bütün şark âleminde, rindlerin timsali olarak görülür. Bu tipler, kalendermeşreb, ehl-i dil şeklinde tanınır. Ali Seydî'nin, Resimli Kamus-ı Osmani'sinde, rindler şu şekilde anlatılır!: "Evet rindlik, birçok kıymetleri bir araya toplayan bir mefhumlar manzumesi (topluluğu) halinde mürekkeb (bileşik) bir mâhiyet (özellik) taşır. Onda neler yok ki... Meyhanenin kadehiyle, tasavvufun kadehi, aşkın mecazisiyle hakikisi ; gönül adamlığı, iç doluluğu, dış aldırmayış, parayı istihkar (küçük ve değersiz görme), kıyafetinde gelişigüzellik, zühdün dışındaki suretiyle zahide çatıp, sadece güzel olana ve güzel şeye gönül bağlayarak, faniliği, ezelin "elesf'i ile, ebedin sonsuzluğunda avuttukları için, hayattan kâm almayı, akıl kârı bilmek ve rinde hepsinden daha yaklaşanı, ikbâle yukarıdan baktıkları için ikballeriyle böbürlenenlere kafa tutmanın zevkine ermeleri"... Rindler, şekilden kurtulmuş, öze ermiş kişilerdir.
Vaiz düşerdi meygedeye kordu mescidi,
Görse safa-yı meclis-i rindânemiz bizim
Nef'i
Kadr-i rindi anlasa zâhid reh-i meyhanede,
Hırka-i tecrid-i zühdü ona payendâr eder.
Nailî

RİYA: Arapça, gösteriş yapmak demektir. Amel işlerken Allah'tan başkası düşünülerek, ihlâsı terketmek. Kur'ân-ı Kerim'de, "Malını insanlara gösteriş yaparak infak eden gibi" (Bakara/264) âyeti ile bu hususa işaret olunur. Benzeri bir âyet de şudur: "İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı az zikrederler" (Nisa/142).

RİSALE: Arapça, mektup demektir. Sûfiye taçlarına eklenen parçaya denir Siyah bezden yapılan ve eni beş santim olan risale, tacın ön kısmına sarılırdı.

RİYAZET: Arapça, terbiye ve ıslah etme, idman yapma, eğitme vs. gibi anlamlan olan bir kelime. Nefsi eğitmek üzere onu aç, susuz ve sevdiği şeylerden mahrum bırakmaya riyazet denir. Nefsi ibâdete alıştırmak üzere eğitmek de, riyazettir. Nefis cihadı bir ömür boyu sürer. Bu yüzden sufiler, tasavvufu "barışı olmayan savaş" olarak nitelemişlerdir. Üç türlü riyazet vardır.
1- Avam tabakasının riyazeti: ilimle ahlakı ihlasla ameli süsleyip, Hak ve halk ile olan muamelede hukuk, riayet etmek şeklindedir.
2- Havas tabakasının riyazeti :lçteki tefrikayı (ayrılıkları) kesmek, Hakk'a huzur-ı kalple ibâdet etmek, geçtiği makamlara iltifat etmeyi bırakıp yüksek makamlara çıkmak olarak ortaya çıkar.
3- Havassu'l-Havass'ın riyazeti : Şâhid ve meşhud ikiliğini bırakıp şuhudda fani olmak, yani cem'ul-cem mertebesine yükselmek. Edebin Riyazeti, nefsin tabi'atından kurtulmaktır. Talebin riyazeti, muradın sıhhatli olması, insanlarla sohbetten uzak olmak. Namaz ve oruca devam ve günahlardan korunmak, uyku kapısını kapamak da riyazetten sayılmıştır.
Abdülaziz Debbağ'a, Ebul-Hasan eş-Şazilî'nin Allah'a şükr, nimetlerle üns, kendiliğinden gelen ata (bağış, ihsan) larla, ferahlık şeklin de tanımlanan yolu ile, İmam-ı Gazâli'nin nefse, zorluklara katlanarak muhalefetle birlikte, riyazeti tercih yolu, arasındaki fark sorulduğunda, şu cevabı verdi : "Aslolan şükür yoludur. Zira enbiya ve asfiyanın kalpleri, bu hal üzereydi. Şükür Allah'ın kullarının, ubudiyette ihlasının her türlü hazlardan kurtulmasına, acizliğini tanıma ve Allah huzurunda kusurunu bilmenin üzerine kurulmuş olup, zamanla, insanın kalbini yüceliklere ulaştırır". Konuyla ilgili olarak Bkz. Erbain ve çile maddeleri.

Kocalıkta silinüp arpalığı nâçârdır.
Kaldı ıstabl-ı riyazette ne arpa ne saman.
Sabit

RUBUBİYYET: Arapça, terbiye edicilik, büyütücülük, Rablik, yaratıcılık vs. gibi anlamları olan bir kelime. Mevcudatı taleb eden isimler için gerekli mertebenin adıdır. Bu mertebenin altında, el-Alim, es-Semi, el-Basir, el-Kayyum, el-Mürid, el-Melik vb. gibi isimler bulunur. Rububiyyet arş'tı. Yani Rahman'ın, mevcudata doğru, kendinde ve kendisiyle ortaya çıktığı zuhur yeriydi. Rububiyyete mahsus iki tecelli vardır : Manevî, Sûrî. Manevî tecelli: Kemalat türlerinden olan tenzihi kanunların gerektirdiği şekilde, isim ve sıfatlarda zuhur tarzında cereyan eder. Sûrî tecellî de içerdiği noksanlıklarla birlikte, teşbihi yaratılış kanunlarının gerektirdiği tarzda mahlukatı üzerinde zuhur etmek şeklinde olur.
RUH: Arapça, ruh, nefs, Cebrail vs. gibi anlamları olan bir kelime. Kaşanî, bunu mücerred (soyut) insan latifesi olarak tanımlar, el-Bennacî ise ruhu, "histen daha latif bir cisim olup ona dokunulmaz, insanların büyük çoğunluğu onu anlamaz" diye tarif eder. Ibn Ata, Allah'ın, ruhu cesedlerden önce yarattığı kanaatindedir. Başka bir grup da, ruhu, yoğun bir alandan ortaya çıkmış bir latife olarak değerlendirir. el-Kahtabî ruh, Kün zilleti altına girmemiştir, zira diridir, diyerek, onun halk değil de emr âlemine ait olduğuna işaret etmek ister.
Ruh genelde üç noktada ele alınmıştır:
1- Hareketin temeli (ma bihi'l-hareke) : Maddenin mukabili, yani kuvvet. Madde veya kuvvet, madde veya ruh denildiği zaman bu anlaşılır. Bu, ruhun en genel manasıdır. Bu bakımdan ele alınırsa, elektrik başta olmak, üzere, harekete geçirici her kuvvet, bir tür ruh olarak değerlendirilebilir.
2- Hayatın temeli (Ma bihi'l-hayat) : Hayat gücü, geniş manasıyla bu hayat, bitkisel hayatı içine alır. Bu bakımdan, bütün bitkiler için, ruh tabiri kullanılması vakidir.
3- İdrak'ın temeli (Ma bihi'l-idrak) : Bu da, insanî hayatla sonuçlanan hayvanî hayattır. Bu ruh, bitkisel ruhtan da özeldir. Ruh bu tavrıyla en yüksek zirvesine ulaşmıştır. Bu ruha, ruh-ı insanî denmiştir, ilim irade, kelam, ta'akkul (akletmek), marifet, basit vicdan vs. gibi bütün şuur olayları, işte bu, ruh-ı insanîde ortaya çıkar. Ruh hakkında çok şeyler söylenmiş olmakla birlikte, o, az bir grub hâriç, küçük veya büyük kıyamete kadar bir varoluş sırrı şeklinde hayatiyetini sürdürecektir. Allah'tan üfürülen ruh, ölümle maddî bedenden ayrılır. Mevlanâ'nın dediği gibi, ruh, maddî bedene bir iple, boyun ve enseden bağlanmıştır. Azrail bu ipi kesince bedenin hayatiyeti sona erecek, ruh kendi aslına (Rabba), beden de kendi aslına (toprağa) dönecektir. Ruh ile ilgili bir dua, atasözü şeklinde söylenir : "Ruh-ı revanı şad ü handan olan": Yani ruhu ahirette mutlu sevinçli olsun. Kötü kişilerin ardından da, "ruh-ı revanı baldıran (zehir) ola" denir.

RUH-I A'ZAM: Arapça, en büyük ruh demektir. Rububiyyeti bakımından, ilâhî zat'ın zuhur yeri (mazharı) olan ruh-ı insanîden ibarettir. Onun künhünü, Allah'tan başkası bilemez. Ruh-ı Azam'a, akl-ı evvel, hakikat-ı Muhammediyye, nefs-i vahide, hakikat-ı esmaiyye gibi isimler de verilir. Allah'ın, kendi sureti üzere halkettiği ilk varlık (mevcut) budur. Bu, en büyük halifedir.

RUH-I EMİN: Arapça, güvenilir ruh demektir. Cebrail (a)

RUH-I İNSANÎ: Arapça, insana ait ruh demektir, insandaki ruh için kullanılır. Ruh-ı hayvanîye binmiş olarak insanda mevcut olan latifedir, müdrik bir bilicidir, insanî ruh, emir âleminden inmiştir. Akıllar bunun mahiyetini bilmez.

RUHSAR: Farsça, yüz, İlâhî isim ve cemalin zuhuruna neden olan tecelli. Zuhuru-butunu kapsayan vahdet noktası.

RUHU'L-İLKA: Arapça, ilka eden, kavuşturan, getiren ruh anlamınadır. Terim olarak gönüllere gaybî bilgileri getiren ruhu, yani Cebrail'i ifade eder.

RUHU'LLAH: Arapça, Allah'ın ruhu demektir. Hz. İsa

RUKNİYY: Rukneddin Firdevsî tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup, Kübreviyye'nin kollarındandır.

RÜKÛ: Arapça, eğilmek demektir. İlâhî tecellilerin varlığı altında, kevnî mevcudatın yok oluşunu görmeye işaret eder.

RUKYE-HAN: Arapça-Farsça. Rukye okuyan demektir. Efsuncu, üfürükçü, nefes eden, muskacı.

RUMİYYE: Şeyh İsmail Rumî (ö. 1041/1631) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okuludur. İsmailiyye olarak bilinir. Kadiriliğin kollarındandır.

RUM ERENLERİ : Bkz. Abdalân-ı Rum

RUSUMU'L-ULUM ve RUKUMU'L-ULUM: Arapça, ilimlerin resimleri demektir. Bu, insan şuurudur. Alîm, Semî, Basîr gibi, insanda ve Hak'da ortak olarak zuhur eden sıfatları sebebiyle, kendini bilen, Rabbini bilir.

RUŞENİYYE-İ HALVETİYYE: Şeyh Dede Ömer Ruşenî (ö. 892/1487) tarafından kurulmuş tasavvuf okulu olup Halvetiyye'nin kollarındandır.

RÜTBE-İ ESMA: Arapça, isimlerin rütbesi demektir. Esma-i İlâhiyye'nin mertebeleri.

RÜYA: Arapça, görmek demektir. Tasavvufta rüya üç türlüdür. İlâhî, melekî, şeytanî. Rüya tabiri, başlı başına bir maharettir. Görülen her rüya, görenin için: yansıtan bir aynadır. Meselâ.rüyada görülen her hayvan, görenin nefsinin hangi hayvanın sıfatını taşıdığını gösterir. Ancak rüya, sadece şeyhe veya tabir edene anlatılır. Uzman olmayana anlatılmaz. Asl olan rüyaya değer vermemektir. Ancak müridler, çoluk, çocuk hükmündedir, rüya vs. gibi fizik ötesi olaylara fazla önem verirler. Onların bu yönünü rötuş etmek veya ıslah etmek için "Rüyayı bırak, rü'yete bak" diye. tavsiyede bulunulur. Salih rüya, son derece az görülür. Ancak, ruhunu arındıran nefislerin, şeytani rüya görmesi nâdirdir. Şeytanî rüyalar, genellikle korkutucu şekilde zuhur eder, bazan tekrar ederek gözükür. Bu rüyalar tabir olunmaz, şerrinden Allah'a sığınılır.

RÜ'YET: Arapça, görmek demektir. Allah'ı görmeyi ifade eder. Hz. Ali (r) "görmediğim Allah'a ibâdet etmem"der. Bu, her yerde çeşitli şekillerde tecelli eden Allah'ı görmek demektir. Bu görüş, hayvanî gözle değil, kalp gözüyle olur.
__________________
Şahin çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 10.12.07   #17
Şahin
Şahin isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
Şahin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üye No: 2
Üyelik Tarihi: 03.12.07
Nerden: Bursa
Konular: 5336
Mesajlar: 8.778
Teşekkür Sayısı: 2.449
Teşekkür 2.616 Kez 2.004 Konusuna
Rep Gücü: 77
Rep Puanı: 2132
Standart

S-Ş

SA'ADET: Arapça, mutluluk, bahtiyarlık anlamına gelen bir kelime. Zıddı şekavettir, bedbahtlıktır. İlâhî nimetlere, feyzlere ve tevfika ulaşmak ve bu şekilde dünyada ve ahirette yüksek makamlara ermek demektir. Allah'a kulluk, saadet; isyan ise, şekavettir. Allah'ın rızasına nail olmuş kişiye, sa'îd, aksi durumdakine de şakî denir.

SA'AK: Yıldırım düşmesi, şiddetli gürlemek, bayılıp kendinden geçmek ve helak olmak gibi çeşitli anlamları olan Arapça bir kelimedir. Kur'an-ı Kerimde, Hz. Musa'nın Tur-ı Sina'daki bayılışı konusunda geçer: "Musa, tayin ettiğimiz vakitte (Tur-ı Sina'ya) gelip de, Rabbi onunla konuşunca, 'Rabbim, bana (kendini) göster; Seni göreyim' dedi. (Rabbi) 'Sen, Beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin! buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Musa da baygın yere serildi. Kendine gelince dedi ki, 'Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sana tevbe ettim ve ben inananların ilkiyim" (Araf/143). Kâşânî, sa'akı, "Zât'a ait tecellî sebebiyle Hak'ta fani olmak" diye tarif eder. Sa'ak; bayılmak, aklın gitmesi ve fânî olmayı ifade eden bir terimdir. Bunun sebebi, hakikatlerin nurlarını mütâlâa etmektir. Sa'ak bir dehşet hâlidir; sekr ise, sâdık bir kulun kalbine, Allah'ın sırlarının tecellî etmesinden kaynaklanır, bu da, müşahede hâlinde olur. Salik manevî makamları kat ederken, Rabbânî nurları müşahede etmekten dolayı kendinden geçer, buna sa'ak denir. Her halükârda, sa'ak, psikolojik olarak sufînin yaşadığı, bir tür kendinden geçme hâlidir. Olay, bu yönüyle sübjektiftir. İşte bu şekilde sa'ak insana ve âleme zahir olan bütün tecellî nurları ve ilahî tecellî pırıltılarına denir. Bir görüşe göre de, sa'ak, bir anda aşığı yakıp kül eden aşk ateşi veya kıvılcımıdır.

SÂ'AT: Saat, şimdi, zaman parçası, kıyamet gibi manaları ihtiva eden Arapça bir kelime. İki saat vardır. 1. Sâat-i kübrâ, 2. Sâat-ı suğra. ilâhî hakikatin zuhuruna, sâat-ı kübrâ (büyük saat) denir. Alemin her bir parçasının, umumî saatle bir araya gelen, kendine has bir saati vardır ki, buna da, sâat-i suğrâ (küçük saat) denir. Büyük saate, kıyamet de denir.

SABÂ: Arapça, fiil olarak, âşık olmak, özlemek, meyletmek; isim olarak, Sabâ rüzgarı, seher rüzgarı, ferahlatıcı rüzgâr demektir. Bu rüzgarın, gül ve çeşitli çiçeklerin açmasını sağladığı, söylenir. Kâşânî'ye göre, ruhaniyete ait doğu cihetlerinden esen ve hayra vesile olan rahmanî nefhalar, rahmanî esintilerdir. Sabâ rüzgarının, Ümmet-i Muhammed için müjdeci bir anlamı vardır.

SABAH MEYDANI: Mevlevî tâbiridir. Erbain çıkarmış veya kapıdan geçirilmiş dervişlerin sabahleyin toplandıkları yere, sabah meydanı denir. Burada dervişler, "işrâk Namazı"nın vaktini (güneş doğuşundan kırk beş dakika sonra) istiğfar, tefekkür ve Kur'ân okuyarak beklerlerdi. Aynı şey ikindi-akşam arasında da yapılırdı. Sabah namazı kılındıktan ve ism-i Celâl okunduktan sonra, başta Şeyh veya Aşçı Dede, Sultan Veled Postu'na, dedeler de kıdem sırasına göre, meydandaki postlara otururlardı. Herkes yerini aldıktan sonra, iç Meydancısı tarafından baklava şeklinde kesilmiş ve kızartılmış birer lokmalık ekmek parçaları, bir tepsi içinde dolaştırılır, ardından birer sade kahve sunulurdu. Bundan sonra topluca murakabeye varılırdı. Murakabe, Şeyh'in veya Aşçı Dede'nin "Nasr (izâ câe nasrullahi ve'l-feth) suresini okumasıyla sona erer, ardından şu gülbank okunarak herkes hücresine çekilirdi: "Sabah-ı şerîf hayrola, hayırlar fethola, serler def ola, ashâb-ı hayratın rûh-ı revanı handan u ve şad, kulûb-ı âşıkân küşâd, demler safâlar müzdâd, dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems, kerem-i İmâm Ali, hû diyelim hû".

SABIK: Arapça, önceki, geçen, anlamına ism-i fail. Sabık, hallere sahib kişiye denir. Bu durumdaki kişi, Allah'ın muradı karşısında, kendi isteğinden vazgeçmiştir. Sâbık'ın Allah'a heybet üzere ibadet ettiği, Rabbisini unutmadığı, belâlardan lezzet aldığı söylenir. Bu ise, sufînin halidir.

SABIKA: Öne geçen, önceki manasında, Arapça bir kelime. Kâşânî bu terimi şöyle tarif eder: Kur'an-ı Kerim'de "inananlara Rableri katında yüksek makamlar bulunduğunu müjdele" (Yunus/2) âyetinde işaret edilen ezelî inayete 'sabıka' denir.

SABÎHU'L-VECH: Arapça, parlak ve güzel yüzlü anlamında bir tamlama. Kâşânî, Allah'ın Cevvâd (çok cömert) ismine mazhar olan ve bunu kendinde gerçekleştiren kişiye, sabîhu'l-vech tâbirini kullanır. Camiu's-Sağîr'de bu konuda bir hadis zikrolonur: "Hayrı, güzel yüzlülerden isteyiniz".

SÂBİRİYYE: Hoca Alâeddin Ali Ahmed Sâbir (ö. 690/1291) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu. Çiştiyye'nin kollarından biridir.

SABR: Birini bir şeyden alıkoymak, hapsetmek, tutmak, dayanmak, sabretmek vs. gibi anlamları olan Arapça bir kelime. Başına gelen belalara, sıkıntılara dayanmaya sabır dendiği gibi, Allah'a ibâdette devam ve isyandan sürekli kaçmaya da sabır denir. Sabr, musibetle karşılaşıldığında, ilk anda olur. Sabır için çeşitli dereceler vardır: 1. Sonunda karşılaşacağı nimetleri düşünerek belâlara sabır etmek. 2. Allah'ın cezalandırmasından korkarak, günaha girmekten kaçınmaya sabretmek, 3. Tâat ve ibâdette nefse gelen ağırlığa sabretmek. Kur'ân-ı Kerim'de, kulun çeşitli dayanıklılık testlerine tâbi tutulduğunu gösteren pek çok ayet olup onlardan biri şudur: "Andolsun ki sizi biraz korku, açlık mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey! Hz. Muhammed a.s) Sen, sabredenleri müjdele" (Bakara/155). Sabrın mukabilinin cez, olduğu söylenir. Sabır konusunda çeşitli atasözü ve deyimler vardır:
Sabr-ı cemîl : Yusuf Suresinde Hz. Yakub(a)'un, hüzün ve şikayetini kullara değil, sadece Allah'a yapması, insanlara şikâyetlenmemesi şeklinde olan sabıra, sabr-ı cemîl, yani güzel sabır denir. Mutasavvıflar, belânın Allah'tan geldiğini, insanlara sızlanmanın, dertlenmenin, bir tür Allah'ı şikâyet mânâsına gelebileceğini söylerler. Râdıye ve mardıyye mertebelerinde irâdesini Allah'ın irâdesine teslim eden kulun, O'ndan gelen iyi, kötü her şeyi "el-hayru fimahtârahullâh" (Hayır, Allah'ın seçtiği şeydedir) espirisiyle değerlendirmesi gerekir.
Sabreden derviş muradına ermiş : Burada derviş, hem fakir kimse, hem de sufî anlamına gelir. Her ikisi de sabrettiğinde, sonunda mutlaka hedefe ulaşacaklardır.
Sabır acı, meyvesi tatlıdır : Bu atasözü, sabrın sonunda, mutlaka iyiliğe kavuşulacağına, ancak bunun için biraz sıkıntı çekilmesi gerektiğine işaret vardır. Nitekim âdetullah da böyledir. Önce zorluk ve sıkıntı (usr) sonra, kolaylık ve iyilik (yüsr). inşirah suresinde, bu husus, önemine binaen yinelenerek zikredilmiştir: "Muhakkak her zorlukla beraber bir kolaylık vardır, Muhakkak her zorlukla beraber bir kolaylık vardır" (inşirâh/4-5).
Sabırla koruk helva olur, dut yaprağı atlas : Bu söz de, koruğun zamanla üzüm, dut yaprağının da kendisini yiyen ipek böceğinin karnında ipek haline dönüşeceğini bildirir.
Sabırlı ol da, molla desinler : Mollalık, uzun yıllar ağır bir eğitim-öğretim sonucu elde edilir ve büyük bir sabır ister. Bu da sabırla okuyup ilim tahsil etmeyi öğütleyen bir atasözüdür.
Sabrın sonu selâmettir : Bu söz, sabırla pek çok sıkıntıdan kurtulmanın mümkün olacağını ifade eder.

Sen adli zulüm sanma.
Teslim ol oda yanma.
Sabret sakın usanma.
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse güzel eyler.
Deme şu niçin şöyle,
Yerincedir ol öyle,
Bak sonuna sabreyle,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse güzel eyler.
Erzurumlu İbrahim Hakkı

Sabır, ferdin toplum hayatında, uyum ve düzen açısından büyük önem arzeder. Zira her güzel ahlâkın başı sabırdır. Önemine binâen sabırdan türetilmiş çeşitli anlatımlar, Kur'ân-ı Kerim'de 103 yerde geçmektedir. Allah'ın güzel isimlerinden biri de es-Sabûr'dur.
SABUHÎ: Sabahleyin yenilen veya içilen, erken sağılan süt, sabah içilen şarap gibi, anlamlan ihtiva eden Arapça bir kelime. Irakî, bu ifâdeyi sohbet anlamında kullanır.

Peymane-i hurşîd ile her subh ederiz ıyş,
İsa ile peymânekeş-i bezm-i sabunuz.
Ruhî

SADA: Pas anlamına Arapça bir kelime. Nefsin kötülüklerinden meydana gelen karanlık ve maddî şekiller dolayısıyla, kalbin üzerinde oluşan ince perdeye denir. Bu perde, hakikatlerin kabulüne ve tecellî nurlarının alınmasına engel teşkil eder. Kâşânî, bu kirliliğin mahrumiyet derecesine ulaşmasında, "reyn" adını aldığını söyler.

SADAKA: Arapça, Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine verilen şeye sadaka denir. Kelime kök olarak sıdk, doğruluk, doğru olmaktan türemiştir. Sevap kazanma ümidiyle, fakire bir miktar aynî veya nakdî yardımda bulunma anlamıyla, dinî tarifi yapılır. Çoğulu sadakât'tır. Kamus-ı Osmanî'de şu tarif yer alır: "Sıdk ve ihlâs ile livechillâhi Teâlâ verilen para, şey ; mesûbâta sıdk-ı rağbeti izhar eylediği için, o yoldaki atiyyeye sadaka denmiştir." Velilerin alameti, çok cömert olmalarıdır.

SADÂKAT: Arapça, doğruluk, sıdk demektir. Kalbin vefa, cefâ, verme (ata), vermeme (men') gibi, olumlu ve olumsuz her halde durumunu bozmaması, aynı halde kalmasına sadâkat denir.

SÂDE: Arapça, efendiler demektir. Seyyid kelimesinin çoğuludur. Sevad-ı âzamin yönetimini elinde tutanlara denir.

SÂDIKİYYE: Rüknüddin Muhammed Mansûr es-Sâdık tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

SA'DİYYE: Sa'düddin el-Cibâvî (ö. 736/1335) tarafından kurulan ve Rıfâiyye'nin Suriye kolu olan bir tasavvuf okulu.

SADR: Arapça, göğüs anlamına gelen bir kelime. Ruh, kalbin bir mertebesi, Şerh-i sadr: 1. Hz. Peygamber (s)'in göğsünün yarılması olayı, 2. Gönlünde, ilâhî marifet pırıltıları zuhur eden sufînin durumu. Kalbin her türlü pislikten temizlenmesine, selâmet-i sadr denir. Burada pislikten kastedilen şey, Kur'ân ve Sünnete aykırı düşen, her türlü düşünce ve hâtıralardır.

SADRİYYE: Sadreddin Konevî (ö. 672/1273) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu. Hâtimiyye'nin bir kolu.

SAFA-SAFVET: Safa; safî olmak, bunanıksız duru olmak; safvet ise bir şeyin hâlisi, hayırlısı, iyisi anlamında iki Arapça kelimedirler. Safa, nefsânî özelliklerden arınmayı ifâde eder. Kâşânî, safvet-i "gayrılık pisliğinden arınmayı gerçekleştime" olarak tanımlar. Safânın üç mertebesinden bahsedilir: 1. Safâ-i İlim: Bu safa, Hz. Peygamber (s)'in yolunda gidenin sülûkunu süsler, sâliki Hz. Peygamber (s)'in edebiyle edeblendirir, 2. Safâ-i Hal: Bu safa ile hakikat şahitleri görülür, münâcât lezzeti tadılır ve cismânî âlemden geçilir, 3. Safâ-ı ittisal: Kulun kendinden fanî olarak, Hakk'ı görmesidir ki, bu durumda olan kul, kendi sıfat ve fiillerini, Allah'ın sıfat ve fiillerinde mahv ve ifna eder (yok eder).
Cefâyı çekmeyen âşık, satanın kadrini bilmez. (Lâedrî)

SAFÂ-İ ZİHİN: Arapça, düşünce arılığı, tefekkür temizliği demektir. Cürcanî bunu, "nefsin, sıkıntısız olarak gayeye ulaşmayı sağlayan kabiliyeti" şeklinde tanımlar. Riyazet ve mücâhede ile saflaşan zihin, bir takım ulvî ve manevî gerçekleri idrâk eder hâle gelir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerim'deki şu âyet, dikkat çekicidir: "Uğrumuzda cihâd edenleri, elbette yollarımıza ileteceğiz. Allah iyi davrananlarla beraberdir" (Ankebût/69). Yine bir âyet: "Ey inananlar! Eğer takva üzere amel ederseniz, O, size iyi ile kötüyü ayırdetme kabiliyetini, yani furkanı bahşeder..." (Enfâl/29).

SAFA NAZAR-KEM NAZAR: İyi bakış, kötü bakış anlamında iki ifâde. Kem, Farsça'da, kötü manasınadır. Temiz, garazsız, şehvetsiz bakışa safa nazar denir. Şeyhin, müridine himmet dolu, yetiştirici ve feyz verici olan bakışma da, safâ-nazar denir. Bu özelliği taşıyan velîlere, sâhip-nazar denir. Ve bu himmet bakışı ile, mürid çok kısa bir zamanda olgunluk kazanır. Meselâ, Hacı Bayram Velî, halifelerinden Şeyh Lütfulllah'ı, Ankara-Balıkesir yolculuğu gibi, iki haftalık kısa bir zaman içinde bu şekilde yetiştirmiştir. Ancak himmet nazarı, kabiliyetli dervişlere uygulanan, genel olmayan, son derece kısa yoldan bir adam yetiştirme yoludur.

Evliya safâ-nazar edeli gündenberi
Hâsıl oldu Yunus'a her kim olasıdır.
Yunus Emre

Kem-nazar da, kötülükle bakmayı ifâde eder. Kur'ân'daki "hâinete'l-a'yun" tamlaması, kem nazar anlamınadır: "Allah, kalplerdekini ve gözlerin hainliğini bilir" (Gafir/19).

SAFEVİYYE: Şeyh Safiyyüddin Erdebilî (ö. 735/1334) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Sühreverdiyye'nin Erdebil kolu olduğu söylenir.

SAFFİYYE: Saffa mensub anlamına Arapça bir kelime. Bunlar sufîlerdir. ilk safta namaz kılmaya rağbet etmelerinden dolayı, onlara bu isim verilmiştir.

SAFİYYULLAH: Allah'ın saflaştırdığı arındırdığı anlamında Arapça bir terkip. Bu, Hz. Adem hakkında kullanılır.

SAF SECCADESİ: Saf, Arapça yanyana
düzgün bir şekilde dizilmekten meydana gelen sıraya denir. Cemâatle olan namazlarda, sadece bir kişinin üzerinde namaz kılabileceği kadar küçük, saffı düzgün tutmaya yarayan seccadelere, saf seccadesi denir. Bu seccadeler, dar ve uzundur.

SAĞAR: Farsça, kadeh demektir. Gayb nurlarını görmeye ve mânâları idrak etmeye yarayan şeye, sağar denir. Bu, arif kişinin gönlüdür. Arifin gönlü, açıklamaya paralel olarak, mecazî anlamda humhâne, meygede ve meyhane olarak da isimlendirilmiştir. Murakabe kabiliyetini elde eden sufî, seher vaktinde, Mevlâsının nurundan zuhura gelen feyz okyanusu ile, manevî kalp kadehini (ki maddî kalp de, anatomik olarak bir kadehi andırır) doldurma çabasındadır; o kadeh ile, feyz deryasından yudum yudum içer ve manen mesafeler kateder.

Sâkıyâ meclise gel cismime gelsün canım.
Ahdler, tevbeler, ol sâğare kurban olsun.
Nedim

SAĞ ELİN VERDİĞİNİ SOL EL BİLMESİN: Yapılan hayrın sırf Allah için yapılması gerektiğini ve bundan başka bir gaye güdülmemesi icâbettiğini bildiren bir atasözü. Yaptığın hayrı ve sana yapılan kötülüğü unut, esprisi içinde bu atasözü, aynı zamanda, yardım yapılanın kişiliğini korumayı hedeflemektedir. Ayet: "Sadakalarınızı, eza ve başa kakarak boşa çıkarmayınız: (Bakara/264). "Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır" (Bakara/271).

SAHAB: Arapça, bulut anlamınadır. İlahî feyz, mukaddes feyz, kerem bulutu gibi anlamlar yüklenen bu kelime, rahmetin menbaı ve her şeye hayat veren suyun, yücelerden kopup geldiği bulut olarak da tanımlanır.

SAHABE: Arapça, arkadaş manasınadır. Cürcânî sahabeyi şöyle tanımlar: "Her hangi bir şey rivayet etmese de, Hz. Peygamber (s)'i gören ve onunla sohbet eden kişiye denir. Hatta sohbetinde bulunmayıp sırf görse bile, o kişiye sahabe adı verilir denilmiştir". Bu tarif Hz. Peygamber (s) zamanında yaşamış, O'na arkadaşlık yapmış, iman üzere ölmüş şeklinde daha da genişletilir. Ebû Bekr el-Vâsıtî, mutasavvıfların diliyle ilk konuşan kişinin, sahabeden Hz. Ebû Bekir (r) olduğunu söyler.
SÂHİB: Arapça, arkadaş, dost, bir şeyin mâliki anlamınadır. Tasavvuf ıstılahı olarak; sohbete iştirak eden, mürid, musâhib, ehl gibi mânâları vardır. Bu kelime ile ilgili bazı tâbirler şunlardır: Sâhib-Kırân: Kıran, iki kutlu veya kutsuz yıldızın, aynı dereceye gelmesidir. Kutsuz yıldızlar olan Zühal ve Mirrîh (Merih), aynı dereceye gelirse "kırân-ı nahseyn" yani iki uğursuz, kutsuz yıldızın bir araya gelmesi denir. İki uğurlu ve kutlu yıldızın bir araya gelmesine "kırân-ı sa'deyn" denir. Bu iki uğurlu yıldız Güneş ve Müşteri (jüpiter)'dir. Birincisi uğursuz bir vakit olarak, ikincisi de talihli, uğurlu bir vakit şeklinde değerlendirilir. Padişahın tahta çıkışı, eğer bu iki kutlu yıldızın bir araya gelme zamanına tesadüf ederse, o padişaha "Sâhib-Kırân" denilir. Bu, iki uğurlu ve kutlu yıldızın özelliğini taşıyor anlamına gelir. Sahib-Kıran ifadesi, kutub ve himmet eri anlamına da gelir.
Sahib-i Kalp : Gönlündeki irfan sermayesini dile getiremeyen kişi demektir.
Sahib-i Nazar : Bakış sahibi demektir. Müride, bakışıyla güç verecek ve onu yetiştirebilecek güce sahip mürşide, sahib-i nazar denir.
Sahib-i Makam : Sâlikin manevî terakkî yolunda uğradığı makamda, bir süre kalıp, onun özelliğini kazanmasına denir.
Sahib-i Tasarruf : iradesini Allah'ın iradesinde eritmiş olan olgun kişiler üzerinde, Allah'ın bir takım tasarruflarda bulunmasıdır ki, burada sufî gerçek mutasarrıf değildir, ancak meydana gelen tasarrufun âleti durumundadır. Allah'ın kendisine farz, nafile vb. gibi ibadetlerle yaklaşanlara tutan el, duyan kulak, gören göz, yürüyen ayak olması hadisi, (Buhari, Rikak, 38) bu espiriyi aydınlatır niteliktedir. "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı" (Enfâl/17) âyet-i kerimesinde, yine aynı açıklamaya işaret vardır.
Sâhib-i Zaman : Zamanın sahibi, o zamanın kutbudur. Bu tâbir, zamanın etkisinden kurtulmuş, geçmiş, gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vahidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır. Zira Allah'ın vechinden başka her şey helak olacaktır. Bu bilince ulaşan arif, kendisinde ilk berzahın cem'iyyetini (toplanmasını) gerçekleştirmiştir. Zaman, sahibi zamanın, hal, fiil ve sıfatlarına zarf olduğu için o, zamanda ve mekanda tasarruf eder. imamiyye'ye göre sahib-i zaman "Mehdî"dir.
Sâhib-i İşaret: Konuşması; marifet, remz, mecaz, nükte ve işaret ihtiva eden sufîye denir.
Sâhib-i Basiret: İnce düşünce, ihatalı, geniş olarak tefekkür ve görüş gücüne sahip kişiye denir. Kuşeyrî, sahib-i basireti şöyle anlatır: Kralın biri, tebasından bir adamı kendine nedim edinir. Halbuki onun, zahirî olarak dikkat çeken hiç bir özelliği yoktur. Bu sebeple herkes hayret eder. Bir zaman gelir, kral ordusuyla birlikte sefere çıkar. Bir durak yerinde, kral, yüksek bir dağa uzun uzun bakar, sonra istirahata çekilir. Aradan fazla bir zaman geçmeden kralın nedimi, heybesinde bir top buz parçasıyla pâdişâhın huzuruna gelir ve sıcak mevsimde bu ikram hem makbule geçer, hem de tebâ hayretler içinde kalır. Kral, ona "o dağda buz bulunduğunu nereden anladın?" diye sorar. Nedim "eğer bir kral, bir şeye uzun uzun dikkatle bakarsa, orada muhakkak bir şey vardır, demektir. Ben sizin o dağa uzun uzun baktığınızı görünce, orada bir şey vardır, diyerek atımla gittim ve orada size layık bu buzu buldum" karşılığını verir. Bu cevabı alan kral, etrafındaki tebâya dönerek" işte, bu ince basireti sebebiyle ben bu adamı kendime nedim edindim, ondaki bu basiret, maalesef sizde yok. Siz kendi başınızın çaresine bakmakla meşgul iken, o benim hallerimle meşgul, bu yüzden o bana sizden daha yakın" der.
Sâhib-i İzin : Allah'ın, İslâm'ı koruma yeteneğini ruhuna yerleştirdiği velilere, sahib-i izin denir. Bunlara, aynı zamanda, sahib-i da'vet de, denir. İmam-ı Rabbânî, buna başat bir örnek teşkil eder. Bu tür velilerde el-emru bi'l, ma'rûf ve'n-nehyü ani'l-münker özelliği, baskın bir şahsiyet motifi olarak dikkat çeker.

SÂHİBİYYE: Sapık bir tasavvufî grub.

SÂHİLİYYE: Sâhilü'l-Melekî nisbesi ile tanınan Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed Abdürrahman el-Ensarî (ö. 736/1535) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

SAHK: Bir şeyi un ufak etmek, ezmek anlamında Arapça bir kelime. Kahrın etkisiyle, kulun terkibinin (maddî özelliklerinin) ortadan kalkması. Kahhâr isminin tecellisi ile, kulun kendinden geçmesi. Mahk da, kavram olarak aynı manaya yakınlık arzeder. Şarkavî'nin ifâde ettiği gibi, kulun maddî yapısı, Hakk'ın rü'yetine engeldir, işte bu maddî yoğunluk giderse, yerine latîf cisim geçer ve bu şekilde kul, Allah'da bekayı görür, müşahede eder. Mahk, sahkdan sonra gelen, daha mükemmel bir haldir. Lüma'da da mahkın, sahkdan daha sür'atli ve daha mükemmel olduğu kaydedilir.

SAHRA: Lügatta çöl, sahra manasına gelen Arapça bir kelime. Ruhanî âlem.

SAHV: Uykudan uyanmak, bulutsuz gün anlamlarında Arapça bir kelime. Cürcânî sahv'ı, kulun, yitirdiği hislerini tekrar kazanması şeklinde tanımlar. Bunun zıddı, sekr (sarhoşluk) halidir. Sekri Hak ile olanın, sahvi (uyanıklığı) de Hak ile olur. Sekri karışık olanın, sahvi de karışıktır. Hal olarak sahv ve sekr, zevk ve şürbden sonra gelir.

Bezminin mahrem-i bî huşı olan ehl-i huzur,
İstemez neşvesini sahv ile etmek tağyir.
Tokadîzâde Şekib

SÂİD: Arapça dirsekten kola kadar olan yer (pazı) e denir. Kuvvet sıfatı, İlâhî kudret. "Teşmir-i sâideyn etmek" Teşmir-i sâideyn: Paçaları sıvamak, yani bir işe dört elle ve ciddiyetle sarılmak demektir.

SAÎDİYYE: Ebû Saîd b. Ebi'l-Hayr b. Fazlillahi'l-Meyhenî (ö. 440/1049) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

SAKA-SAKÎ: Arapça, sucu demektir. Feyyâz-ı mutlak, sevgi ve feyzin kaynağı olan Allah, mürşid, gibi anlamları vardır. İçki meclisinde kadehlerle içki dağıtan kişiye saki denir.

SAKA POSTU: Mevlevî-hanelerde, Bektaşî tekkelerinde suculuk görevini yapanların oturdukları yere (daha doğrusu posta) verilen addır. Saka postu, mutfak kapısının yanıbaşında bulunurdu.

SAKA YERİ: Mevlevî tekkelerinde dervişliğe soyunmak isteyenler, mutfak kapısının yanındaki saka postunda, üç gün oturma tecrübesinden geçerdi. Bunu başarırsa hizmete girebilirdi. Bu post üzerinde, tarikata girecek kişi, diz üstü üç gün tefekkür ve murakabe ile meşgul olurdu.

SAKÎNÂME: Divan şâirlerinin sâkî ve şarabın övülmesi ve sâkîden şarap istenmesi konusunda yazdıkları manzumeler hakkında kullanılan bir tâbirdir.

Sakî tut elim ki, hasta hâlim
Gam rehgüzerinde pâyimalim,
Sensin, meni mübtelâya gamhâr,
Senden özge dahi kimim var,
Müşkil işe düşmüşem, meded kıl,
Mey-i Hızır ile belâmı red kıl.

SALA: Arapça. Ezandan önce, özellikle Cum'a günleri, Hz. Muhammed (s)'i övmek maksadıyla okunan na'at. Bu bir Mevlevi tâbiridir. Mevleviler davet anlamında kullanırlar. Sebebi çağırana göre değişirdi. Somatçılık (Sofracılık) görevi yapan derviş (can) "sala" diye bağırırsa bu "yemek hazır, buyurun" anlamına gelirdi. Kandilci olan derviş "sala" diye bağırsa, bu, "camiye, namaza buyurun" demekti. Zikir töreninin icra edildiği mukabele günleri, dış meydancı her kapıyı vurur ve "mukabele olacak, tennurenizi giyin, hazır olun" manasında olmak üzere "Destur tennureye, sala yahu" diye bağırırdı. Sala, Mevlevî-hânenin ortasında yüksek bir sesle bağırılırdı.

Mestân-ı harâbâbâda saladır ne dururlar,
Zühhâda tegallüb idecek dem bu zamandır.
Nef'î

Bu tâbir, meydan okuma manasında da kullanılmıştır. Bu cümleden olmak üzere, meydan okununca "benimle başa çıkacak kişi varsa, sala" denirdi.

SALÂH: İstikamet, iyilik, uygunluk, doğruluk gibi anlamları ihtiva eden Arapça bir kelime. İbadetin devamıyla, kulun süveydâ-i kalbinde İlâhî nüktenin iyice yerleşmesi.

SALAHİYYE-İ HALVETİYYE: Balıkesirli Abdullah Salâhaddin Efendi'nin kurduğu bir tasavvuf okulu. Halvetiyye'nin kollarından biri.

SALÂT-SALAVÂT: Arapça, dua demektir. Hz. Peygamber (s)'e dua olmak üzere hazırlanmış olan ve bir kısmı bestelenen ibarelere salât denir. Delâil-i Hayrât'da, Süleyman Cezûlî'nin terkip ettiği salavat sayısı yüz yirmiden fazladır. Hz. Peygamber (s)'e dua etmek mü'minler üzerine bir vecibedir. Nitekim bu, şu âyette ifadesini bulur: "...Ey iman edenler Nebi üzerine salât (dua) ediniz... (Ahzâb/56).

SALÂT-I İSTİHARE: İstihare namazı. Hakkında, hayır mı, şer mi diye şüpheye düşülen bir hususta, hayırlı olup olmadığını anlamak üzere, kılınan iki rek'at namazdır. Birinci rek'atta Fatihadan sonra "Kâfirun", ikinci rek'atta da "İhlâs" suresini okumak sünnettir. Namazın ardından, bir de okunacak özel, mesnun bir duası vardır.

SALA VERMEK : Cuma günleri, namazdan önce minarelerde makamla okunan dua. Bir de, ölen kimseler için minarelerden sala vermek âdeti vardır ki, Anadolu'da oldukça yaygındır.

SALİH: Arapça, istikamet ve iyilik sahibi dürüst kimseye denir. Bu kelimenin mukabili müfsid'dir.

SÂLİHİYYE: ibn Muhammed es-Salih'e nisbet olunan bir tasavvuf okulu.

SALİK: Arapça, giren demektir. Manâ olgunluğunu elde etmek üzere, tasavvuf yoluna giren kişiye, sâlik denir.

SALSALE: Arapça, kuru şeylerin birbirine dokunarak ses çıkarması demektir. Bir çeşit azametle, ağacın gövdesinden tecellî yolu ile kâdiriyyet sıfatının ortaya çıkmasıdır. Bu da, kahredici heybet sıfatının ortaya çıkışlarından ibarettir. Bu tecellîye mazhar olan kulda, zil sesinin başlangıçları görülür.

SALTAKIY : Salt tek, yalnız, mücerred anlamına gelen Türkçe bir kelimedir. Sarı Saltuk'un, adı, bu kelimeden türemiştir. Dünya işlerinden sıyrılmış anlamına gelir. Bunlar ehl-i tecriddirler. Saltakıy, iki yandan saçakları sarkan ve Kalenderîler tarafından giyilen elbisenin adıdır ki, yine bu Türkçe sözden, Farsça kuralı ile nisbet adı yapılmıştır.

SAMEDİYYET: Arapça, herşeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin de hiç bir şeye muhtaç olmadığını belirten bir kelime. Bu tâbiri, ilk defa kullananlardan biri olarak, Sühreverdi el-Maktûl gösterilmektedir. Ona göre samediyye, samedden türemiştir. O (yani Allah) yok olmayan Bakîdir. Yine bu kelimenin, doyurulmayan Dâim olduğu, ayrıca ihtiyaç halinde kendisine başvurulan ve bu durumuyla sürekli ihtiyaçların yöneldiği merkez olduğu söylenir. Herşeyin O'na ihtiyâcı var, O'nun hiç birşeye ihtiyâcı yoktur.
SAMT: Arapça, susmayı ifâde eden bir kelime. Dilin âfetlerinden korunmak üzere, az konuşmak veya sükûtu tercih etmek, malayânî konuşmamak tasavvufta esastır. Zira, hatâ ve günahların çoğu dilden neş'et etmektedir. O halde ona ket vurmak gerek. Bir dile iki dudak verilmesi, onun zararlı faaaliyetini önlemek üzere çizilmiş ilâhî bir plandır. Sükût tefekküre yol açtığı sürece makbuldür. Eğer sükût masivâyı tefekküre sebep olursa makbul değildir.

Ya söyle sözü güher nisâr et,
Ya samt u sükûtu ihtiyar et.
Lâ-edrî

SANCAK-I ŞERİF: Hz. Muhammed (s) zamanında kullanılmış, Topkapı'da Mukaddes Emanetler bölümünde muhafaza edilen bayrak. İslâm'da bayrak, hicrî birinci senede kullanılmaya başlanmıştır. Hz. Peygamber (s), uzun bir mızrağa düz beyaz bir kumaş bağlayarak, ashabdan Ebû Mersed'e verip cihada göndermiştir. Hayber Gazvesi'nde bu bayrak siyah bayrakla değiştirilmişti.

SANCAK-I ŞERİF ŞEYHİ : Seferde, Sancak-ı Şerif ile beraber bulunan sâdâttan olan zat hakkında bu tâbir kullanılır. Bunun yanında Sancak-ı Şerif altında bulunmak üzere bir kısım sâdât da sefere giderdi. Savaş sırasında Sancak-ı Şerif, altında bulunmak üzere, bir kısım sâdât da sefere giderdi. Savaş sırasında sancak-ı şerif yanında Serdar ve Sadrazam durur ve etrafında bulunan sâdât ve hafızlar sürekli Fetih Suresi'ni okurlardı.

SANCAK MUSHAFI : Sancak başlarına takılan küçük mushaflar hakkında kullanılan bir tâbir.

SANCAKTAR : Sancak taşıyan kişiye denir. Aynı mânâda "alemdar" kelimesi de kullanılır. Tekkelerde bulunan sancakları korumakla ve tekke mensuplarının sancakla gittikleri zamanlarda, taşımakla görevli derviş hakkında kullanılan bir tâbirdir. Bu görev, tarikatta ilerlemiş kişilere verilirdi.

SANDUKA : Türbelerde, mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yere denir.

SANDUKÇE : Arapça, küçük sandık demektir. Sedef ve fildişi kakmalı olur, içine, Hz. Peygamber'in (s) sakalından bir veya birkaç kıl, "enâm-ı şerif" yahut Kur'ân-ı Kerim konurdu. Bu küçük sandıklar, bazen gümüş ve altın ile de kaplanırdı.

SANEM: Arapça, put demektir. Çoğulu asnâm. Kulu, Allah'a vuslattan alıkoyan her şey puttur. En büyük put nefistir. Nefsin ilahlaştırılmasını gösteren şu âyet ilginçtir: "Ey Muhammed (s), nefsinin hevasını ilâh edineni görmedin mi?" (Câsiye/23). Ruhî hakikatlere de sanem denir. Sevgili, pîr anlamında da kullanılır.

SARIK: Kavuk, börk, külah, fes ve emsali başlıklar üzerine sarılan tülbent veya şala verilen ad. Sosyal tabakalaşmaya göre, sarığın rengi ve biçimi farklı olur.

SARIKLI SİKKE: Mevlevîlerin, sikke adı verilen başlıklarından "destarlı" olanlar hakkında kullanılan bir tâbirdir. Sarıklı olmayanlara, dal sikke denir. Sikkeye sarık sarma, Çelebi Efendi tarafından tekbirlendikten sonra gerçekleşebilirdi.

SASANİYYE : Suriye ve Anadolu'da bir esnaf tarikatı (XII-XVI. yüzyıl).

SATMAK : Çocuğu doğup ölen ve bu yüzden çocuk sahibi olmakta zorlanan bazı Anadolu yörelerindeki aileler, satma denen bir yola başvururlardı. Kadın hâmile kalınca, bir türbeye gider, oradaki yatıra çocuğunu satardı. Bazı yerlerde bu muamelede, çocuk az bir paraya, bir koyuna satıldığı gibi, kadın sandukanın şebekesine bir iple bağlanırdı. Bundan sonra doğan çocuk ölmezse, erkekse adı Satılmış, kadınsa Satı olurdu. Bu âdetin köken olarak nerelere uzadığını tesbit etmek, ilmî bir çalışmaya muhtaçtır. Bazen doğan çocuğa o yatırın adı verilir, bazan da çocuk, kayaya ve ağaca satılırdı. Eskiden bir çocuğun kundak takımı vefa türbesine bir süre konulup orada bir hafta kalması âdeti yaygındı.
SAUDlYYE: Sa'ûd b. Ebi'l-Aşayirî'l- Vâsiti'l-Bâdırînî (ö. 644/1246) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

SA'ÛDlYYE: Ebu's-Sa'ûdî'l-Cârihî (ö. 933/1527) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

SAVÂMl-l ZlKR: Arapça, zikir çekilen tekke, savmaa anlamında bir terkip. Bu, sufînin, dikkatini dağıtmadan bir noktada topladığı, kendisini tefrikadan koruduğu manevî yerler ve hallerdir.

SAVAŞ BÜYÜK SAVAŞ : Hz. Peygamber (s) Tebük gazvesinden dönüşünde "küçük savaştan büyük savaşa döndük" demiştir. Ay, Ramazan ayı yani oruç ayı idi. O, bu şekilde oruca, yani nefisle mücadeleye büyük savaş adını vermişti. Savaşın büyüğü, bu şekilde, nefisle yapılan savaştır.

SAVİYYE-İ HALVETİYYE: Seyyid Ahmed b. Muhammedi'l-Mâliki's-Sâvî (ö. 1241/1825) tarafından kurulmuş, Halvetiyye'nin Derdiriyye şubesinin bir kolu olan tarikat.

SAVM: Arapça, oruç demektir. Samediyyet sıfatıyla sıfatlanmak üzere, beşerî olarak hoşa gitmeyen şeyleri yapmaktan sakınmak. Bu herkesin gücü yani orucu nisbetinde olur; neticede, o kişide Hak'ın tecellîleri zuhur eder. Bu tür kendini riyazete sokma, ömürde hiç olmazsa bir ay tecrübe edilmelidir. Aslında, bütün bir ömür boyu. bu mânâda oruç tutmak gerek.

SAVL-SAVLET: Arapça, hamle ve hücumu ifade eden bir kelime. Haller sebebiyle mürid ve mutavassıtların, kendi durumunda olanlara, sözlü sataşmada bulunmaları. Bu zemmolunmuştur. Kişinin kendinden üstüne dil uzatması küstahlık, altında bulunana konuşması tamamen ma'rifetten ibarettir. Kendisi gibi olana dil uzatması ise. sû-i edebdir. Sâdıklar sükûn azlığı sebebiyle, Allah tarafından, Allah'tan gayri şeye savlet eder. Peygamber Efendimiz (s) şöyle der: "Allahım! Seninle saldırır, Seninle hücum ederim." Savlet, tesir mânâsına da gelir. Meselâ, şu ibarede bunu görürüz. "Cüneyd"in sözlerinde bâtıl sözlerde bulunmayan bir savlet (tesir) vardır". "Batılın savleti (tesiri) olur, devleti olmaz". "Nice söz vardır ki savidan (saldırı) daha etkilidir".

SAVMA'A: Arapça, ibadethane anlamında bir kelime. Islâmın erken dönemlerinde, zaviyelere, savma'a denirdi. Hristiyan mistikleri de, uzlete çekildikleri yerlere savma'a adı verirlerdi. Hristiyanların savma'asına, manastır adı da verilir. Bu gibi yerler, tefekküre engel teşkil edecek, toplumsal hareketliliğin canlı olduğu yerlerden uzaklarda, dağ başlarında, ıssız yerlerde kurulurdu. Kâşânî, savma'ayı, zikir ehlini, zikrettiğine yaklaştıracak yerler olarak tanımlar.

Ruh yok savmaanın pîr-i aba pusunda,
Hal var meygedenin rind-i kadeh nûşunda.
Nailî-i Kadîm

SAVT: Arapça, ses manasına gelmekte birlikte, günümüzde, kullanım olarak rey, oy manasına da gelir. Dindarlıkla birlikte güzel sesin, kalbinde Allah sevgisi bulunanlarda olduğu, ve güzel sesin bir Allah vergisi bulunduğu kaydedilir. Muhasibi, şu üç şeyin önemli olduğunu vurgular: Dindarlıkla birlikte güzel ses (yani hem islâm'ı takva üzere yaşacak, hem de güzel ses sahibi olacak, bu şekilde, sesini İslâm'a aykırı yerlerde kullanmayacak), namuslu olmakla birlikte güzel bir yüz, vefalı olmak kaydıyla güzel bir kardeşlik.

SAYD: Arapça, av demektir. Tasavvufta, kulu, Allah'a çeken cezbe ve hicran makamı olarak tanımlanır.

SAYE: Farsça, gölge anlamında bir kelime. Mecazen lütuf ve ihsan anlamına gelir. Erbab-ı tasavvuf, başarılı olduğu bir işi anlatırken, kendi varlığını ortadan kaldırmak için, "Rabbimin sayesinde", "sâye-i erenlerde", "pîr sayesinde" gibi ifâdeler kullanırlar. Eskiden "sâye-i şahanede" diye bir kullanım daha vardı ki bu, padişahlara lâyık gölgede, padişahın lütuf ve ihsânıyla anlamında olarak, padişaha yakın kişilere söylenirdi. Gölge, hakikatin gölgesi olarak değerlendirilir ki, bu da, öze göre kışr (kabuk) demektir. İmam-ı Rabbanî'ye göre bu âlem, sıfatların gölgesinin tecellîsidir, halbuki M. İbn Arabî'ye göre bu âlem, doğrudan sıfatların tecellî yeri durumundadır.

SAYYÂDİYYE: Ahmed izzeddin Sayyâd (508/1114-620/1223) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Rifâiyye'nin kollarından biridir.

SEB'A ŞEYHLİĞİ: Seb'a, Arapça'da yedi (7) demektir. Esnaf teşkilatı reislerinden birine bu ad verilirdi. Ahî teşkilâtında yedinci mertebeyi elde edenlere, "şeyh" unvanı verildiği için, esnaf teşkilâtında da kullanılmıştır. Fütüvvetnâme'ye göre, Ahi halife gibidir. Şeyhin kaimmakamıdır, ama seccade sahibi değildir, ahi ve halifenin üzerinde şeyh bulunur. Seb'a şeyhliği hem İstanbul'da, hem de Anadolu'da bulunmaktaydı. Çırak çıkarılırken yapılan merasim, hep şeyhin huzurunda icra edilirdi. Yakın zamanlarda Seb'a şeyhinin görevi, hacca giden esnafı uğurlamak ve karşılamaktan ibaret kalmıştı. Daha sonra bunların yerini kethüdalar ve yiğitbaşılar almıştır.

SEB'ATU EBHUR: Yedi deniz manasına Arapça bir ifâde. Tasavvuf yoluna girenlerin takip ettikleri yedi meşreb, yedi yol: Sekr, vecd, berk, hayret, şuhûd, nûr-ı kurb, velâyet-i vücûd.

SEBEB: Arapça, vasıta, araç demektir. Kul ile Allah arasındaki vasıtaya denir. Tasavvuf erbabı için sebep değil, onu yaratan müsebbib yani Allah büyük önem arzeder. Sufiler kendilerini sebeple değil, sebebin Yaratıcısı ile meşgul ederler. Allah, Müsebbibu'l-Esbab'tır, yani sebepleri yaratandır. Sufiler, bu maddî âlemde sebeplere yapışmakta bir mahzur görmezler. Çünkü sebeplere yapışmak, bir Allah emridir.

Hak tecelli eyleyince her işi asan eder,
Halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.
La-edri

SEBHA: Kırlık, çorak yer, gübre vs. gibi anlamları olan Arapça bir kelime. Allah'ın yarattığı mahlukatındaki karanlığa denir. Allah, bu karanlığa nurundan saçmış, bu nurun değdiği kimseler hidayete ermiş, aksi durumda olanlar sapıklıkta kalmıştır.

SEBİL: Arapça, yol anlamına gelir. Hayır ve sevab ümidi ile parasız su dağıtılan, etrafı parmaklıklı ve çoğunlukla kubbe ile örtülü olan binalara, sebil veya sebilhane denir.
Susuzluktan kavrulan ciğerleri ferahlandırmak, serinletmek konusundaki teşvik edici hadis-i şerifler, İslam dünyasında, bu sosyal yardıma yönelik müessesenin kurulmasına sebep olmuştur.

Kanalların izi yok, köprüler harap olmuş,
Sebiller kurumuş, çeşmeler serap olmuş.
Mehmet Akif Ersoy

SEB'İNİYYE: Filozof ibn Seb'in (ö. 669/1270) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu. Cüneydiyye'nin kollarından biri.

SEBSEBİYYE: Şeyh Süleyman Sebsebi tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Rifaiyye tarikatı şubelerinden biri.

SEBTİYYE: Ebu'l-Abbas Ahmed b. Ca'feri's-Sebtî (ö. 601/1205) tarafından kurulmuş, Medyeniyye'nin kollarından bir tasavvuf okulu.
(vahdet) şarabının kadehi, mutlak feyz kaynağına da, bu isim verilir.

es-SEB'U'L-MESANl: Arapça, yedi çiftler demektir. Fatiha suresinin bir başka adı. Ayn ve ilim mertebelerindeki yedi çeşit zuhuru bakımından Hakk'ın zatı.

SEBZİ: Farsça, yeşillik demektir. Sebz yeşil anlamına. Hakiki vahdetle birleşen mutlak kemal.
SECCADE: Arapça, namaz kılmaya mahsus dikdörtgen şeklinde küçük boyutlu halı. Şeriat, tarikat ve hakikati gösterir. Bu üçünü tam olarak gerçekleştiren dervişe, seccade denir. Gerçekleştiremeyen dervişe de, mecazen seccade denir. Hafnî, bu kelimenin Farsça seh (üç) cadde (yol) kelimelerinin Arapçalaşmasından oluştuğunu söyler. Hazret-i Peygamber (s)'in sünnetine de seccade denilir. Hz. Aişe (r), Hz. Peygamber (s) için, gece namaz kılsın diye, hasırdan bir seccade ördüğünü söyler. Erken dönem sufileri, ribatlarda toplandıkları sırada, bu sünneti uygulamak üzere seccade kullanırlardı. Seccade şeyhi: Seccade-nişin, post-nişin anlamında kullanılan bir sözdür.

SECCADE-NlŞİN: Farsça iki kelime olup, seccadede oturan demektir. Şeyhler hakkında kullanılan bir tabir. Bu manada olmak üzere, şeyhe post-nişin (postta oturan) de denir. Şeyhler, tekkelerde seccade veya post üzerinde oturdukları için, bu adla anılmışlardır.

SECDE: Arapça, secde etmek, Allah'ı tazim için, yüzü yere koymak anlamını ifade eden bir kelime. Mukaddes zatın sürekli zuhuru ile, beşerî özelliklerin silinip yok olması, iki türlü secdeden söz edilir: 1) Küllî secde: Kul, âlemin tamamı olması bakımından secde ederse buna külli secde denir. 2) ihtisas secdesi-kalb secdesi: Kul, kendisini Hak'a bağlayan özel bir yönden secde ederse, buna da ihtisas veya kalb secdesi denir, ilkinde. Allah kuluna her dil ile seslenirken, ikincisinde, özel bir dille seslenir.

SECDE-İ KALB: Arapça, kalbin secdesi demektir. Kaşanî bu tabiri şöyle açıklar: Şühud sırasında Hak'ta fani olmaktır. O bu halde vücud uzuvlarını kullanamaz.

SECDE-İ ŞÜKÜR: Arapça, şükür secdesi anlamına bir ifade. Mevleviler, namaz kıldıktan sonra, namaz kılma nimetine muvvaffak kılması sebebiyle, Allah'a teşekkür için, şükür secdesi yaparlardı.

SECDESİZ NAMAZ: Cenaze namazı için kullanılan bir tâbir. Bilindiği gibi, cenaze namazında rükû ve secde yoktur.

SEFEH: Arapça, sefihlik, ahlaksızlık gibi manaları ihtiva eder. İslam'ın veya aklın aksine bir iş yapmak.

SEFER: Arapça, yolculuk demektir. Cürcanî ve Kaşanî, zikir vasıtasıyla sufînin Allah'a doğru yolculuk yapmasına, sefer derler. Dört türlü sefer vardır: 1) Seyr ilallah (Allah'a doğru yolculuk), 2) Seyr fillâh (Allah'ta seyr), 3) Seyr Billâh (Allah ile seyretmek) 4) Seyr anillah (Allah'tan seyr). Sufîler, Allah'ın yeryüzündeki âyetlerine nazar için, ayrıca, çile çekmek ve diğer şeyhlerle görüşmek maksadıyla uzun yolculuklara çıkarlardı. Zamanla sefer, içte yapılmak üzere yorumlanmıştır. Kişinin, kendi iç dünyasında yaptığı bu sefere, sefer-der-vatan demişlerdir. Bu şekilde sefer: manâ âlemine gidiş, kötü huylardan iyi huylara hicret etme gibi anlamları içerir.

SEFER-DER-VATAN: Arapça ve Farsça'dan oluşan bir sözcük. Vatanda yolculuk yapmak demektir.
Bu bir Nakşbendîyye tâbiridir. Sâlikin, fena huylardan iyi huylara yönelmesi: beşerî sıfatlardan, melekî sıfatlara ulaşması demektir. Maddî yolculuk ile, bir kimsenin kötü huylarını bırakması mümkün değildir. Mühim olan, iç dünyada yolculuktur. Ancak Nakşî şeyhleri, bir mürşid bulana kadar maddî mânâda sefer yapılmasını tavsiye ederek, irşad ediciyi bulduktan sonra, onun terbiyesinde ikâmet etmekle, kötü huylardan iyi huylara yönelmenin önemini vurgulamışlardır.

SEFER GÜLBANGİ: Mevlevî tâbiridir. Dedeler ve muhiblerden birinin, Konya'ya veya Hac amacıyla, Mekke'ye gitmesi sırasında okunan gülbanktir. Derviş, yola çıkarken, dede ve diğer dervişler (canlar) kendisiyle musafaha yapar, daha sonra Dede Efendi dua ederdi.

SEHÂ: Arapça, cömertlik demektir. Sehâ, Allah'ın sıfatlarındandır. Allah, mutlak olarak kerimdir. Cüneyd, cömerdi, seni vesileye muhtaç bırakmayandır, diye tanımlar.

SEHER: Arapça, gece uykusuz kalmak, uyumamak demektir. Orta harfi "he" dir. Zariyat/18'de, Allah şöyle buyurur: "Onlar gecenin son vakitlerinde (tan yeri ağarmadan önce) istiğfar ederler". Bu âyete, başta Hz. Peygamber (s) olmak üzere sûfiler, büyük önem vermişler; seher vaktini namaz, zikir, kıraat, fikir ve murakabe ile değerlendirmişlerdir. Bu konuda çeşitli hadisler de, mevcuttur: "Allah, gecenin son üçte birinde yer yüzü semasına iner". Gecenin son bölümünü uykusuz geçirenlere, seherî denir. Seherlerde (gecenin sonlarında) hal erbabı için mahv, gözyaşı, niyaz, tazarru', sızlanma, feryâd, ateş, ölüm, yokluk, hiçlik, yüceliş, oluş, eriş, titreyen dudaklar, ibadetten şişen ayaklar, kırpmayan gözler, yılmak bilmez ısrarlı talepler, zevkler ve sancılar vardır. Seher vakti, imsaktan yaklaşık üç saat önce başlar.

SEHER DUASI: Arapça, seher gecenin sonuna denir. Orta harfi "he" değil "ha"dır. Seher vakti, duaların kabul olduğu özel zaman dilimlerinden biridir.Bu sebeple seher vakti, sufîler dua ve niyaza ağırlık verirler. Seher vaktini uyanık olarak ihya edenlere "seherî" denir.

SEHLİYYE: Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (ö. 283/896) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

SEKİL: Bektaşî tabiridir. Beştaşîlerin boyunlarına astıkları taşa, sekil adı verilir. Bu taş, şeriattan bir taş koparan, yani İslam'a aykırı davranışta bulunanlara asılırdı. Bektaşîler bunu şu espiri ile açıklarlar: Hz. Musa, bir taşa elbiselerini kor ve nehire yıkanmak üzere dalar. Ancak taş, Hz. Musa çıkmadan yuvarlanıp kaçmaya başlar. Bu durumu gören peygamber, hemen onun ardına düşer, onu yakalayıp asasıyla on iki yerinden vurur. Taş dile gelir ve "ey Musa, ben Allah'tan aldığım emirle kaçtım. Yahudiler, Hz. Musa hastalıklıdır diye senin hakkında dedikodu yapıyorlardı. Sen benim ardımdan çıplak olarak koşunca, onlar, senin vücudunda bozukluk bulunmadığını, sağlıklı olduğunu gördüler" der. Bunun üzerine Hz. Musa özür dilerse de, taş, bu özrü bir şartla kabul edeceğini söyler: "Üzerimdeki deliklerin birinden ip geçirmek suretiyle boynuna tak". Hz. Musa bunu kabul eder ve o taşı boynuna takarak taşır. İşte bu espiriden hareketle, Bektaşîler boyunlarına sekil takarlar. Bu olayın, Ahzab/69'la bağlantısı olduğu söylenir.

SEKİNET: Sekinet; vakar, iç huzuru anlamında Arapça bir kelime. "O, imanları artsın diye, mü'minlerin kalbine sekineti indirendir" (Feth/4) âyetinde bu terime işaret vardır. Gaybm gelişinde meydana çıkan huzur hali. Nebi ve velilerin kalbine inen sekinet, nur, kuvvet ve ruhtan teşekkül eder ve mahzun kalbi teselli eder.

SEKİZLER: Gayb erenlerinden, veliler hiyerarşisi içinde yer alan sekiz evliya. Bunlara, kahır ve kuvvet ricali denir. Şiddetli ve hiddetli özelliğe sahiptirler, himmetleri etkilidir. Yöneldikleri ruhları etkileri altına alırlar, tasarruf etme güçleriyle tanınırlar. Bunlara hürmet edilmekle birlikte, yakınlarında da fazla bulunmaktan sakınmak gerekir, denilir.

SEKR: Arapça, sarhoşluk demektir. Kalbe gelen varidin etkisiyle, sâlikin ihsastan sıyrılıp, gaybete düşmesidir. Zıddı, ayıklığı ifade eden sahv hâlidir. Sekr mükemmel olmaz da, hisler tam kaybolmazsa, bu sâlik, mütesâkirdir. İki türlü sekr vardır: Sekr-i tabiî, sekr-i İlâhî. Sekr durumundaki kişinin, şeriata aykırı sözlerine itibar olunmaz, zira o, sekr durumunda, akıl tavrından ayrılmıştır, üzerindeki varidin etkisi ve yönetimi altındadır. Bu durumdaki dayanaksız sözlere, dikişsiz şatahat veya doğrudan şatahat denir.

SELÂM: Arapça, barış, esenlik, selâmet gibi anlamları olan bir kelimedir. Cürcanî, bu konuda şöyle der: "Nefsin, dünya ve âhirette, hiç bir sıkıntıya uğramaması, iki âlemde mes'ûd ve rahat olması". Mevleviler, dört devreli âyinin devreleri arasındaki fasılalara, selâm derler.

SELÂM BAŞI: Mevlevi tâbiridir. Mevlevi âyinleri dört selâm, yani dört fasıldan ibarettir. Bir faslın bitmesine, "selâm başı" denir. Dördüncü selamdan sonra şeyh, postundan bir kaç adım yürüyerek hırkası ile, yani kollarını açmadan sema ederdi. Ayrıca, beşinci bir selâm daha vardı ki, şeyh neşelenir ve meydancı ile mutrib heyetine niyaz gönderirdi. Bunun üzerine;

Şem-i ruhuma cismimi pervane düşürdüm.
Hayfâ dilimi âteş-i sûzana düşürdüm.
Bir katra iken kendimi ummana düşürdüm.
Ta'dâdedemem derd-i derûnum elemim var.
Mevlâyı seversen beni söyletme gamım var.

parçaları söylenmeye başlardı. Buna da "şem'i okutmak" denilirdi.

SELÂMET: Arapça, esenlik, huzur, barış mânâlarına gelir. Emniyet makamı: "Oraya, emniyetli olarak selâm ile giriniz" (Hicr/46) âyeti, buna işaret eder. Dünyevî huzur ve refah, selâmet , terk-i selâmettir. Nefsin selâmeti, ise ona uymamaktır. Konu ile ilgili bazı deyişler: "Selamet kenardadır (yani yalnızlıkladır)," "selâmet birliktedir" "selâmet susmaktadır".

SELAMET VAHDETTEDİR: Kurtuluş, huzur birliktedir anlamında, Arapça bir ifâde. Bunun iki anlamı vardır: 1) Huzur, birliğe ermektedir. Her şeyde bir olan. kendisinden başka gerçek varlık bulunmayan Allah'ın gücünü, hikmetini, takdirini yaptıklarını görmekte ve bu birlikte, kendi geçici varlığını yok etmektedir; bunu bilen, bilgisini görüş (müşahede), görüşünü de oluş haline getiren kişi esenliktedir. 2) insan yalnızlığı seçti, tek kaldı mı, ne itirazı kalır, ne dedikodu dinler, ne kimse ile uğraşır, ne de kimse onunla meşgul olur, böylece esenliğe ulaşır.

SELÂMlYYE: Kurucusu Selâmı Ali Efendi'dir. Celvetiyye şubelerinden birinin adıdır. Sa'diyye'nin kollarından biri de, bu adla anılmaktadır.

SELAM SECDESİ: Saygı maksadıyla, şer'î ölçüler içinde yere kapanma. Allah'tan başkasına yapılan bu secdelere, Kur'ândan örnekler şunlardır: 1. Meleklerin Allah'ın emri üzerine Hz, Adem'e secde etmesi (Bakara/34). 2. Hz. Yakub'un eşi ve onbir çocuğu ile birlikte Hz. Yusuf'a secde etmeleri (Yusuf/100). Selâm secdesine, secde-i tahiyye de denir. Mevlevî şeyhleri ve dervişleri, baş keserek birbirine secde ederlerdi.

SELÂTİN ŞEYHLİĞİ: Selâtîn, Arapça bir kelime olup "Sultan"ın çoğuludur. Cuma günleri, namazdan sonra yapılan va'z görevine denir. Bunun yerine, "kürsü şeyhliği" ve "Cuma vaizliği" tâbirleri de kullanılmıştır. Minberde, hatibin okuduğu Arapça hutbeyi açıklamak üzere, bu görev ihdas olunmuştur. H. 1139/1726 yılından itibaren, "selâtin şeyhliği" diye anılmaya başlanan bu görev, önem arzederdi.

SELEFİYYE: Selef, öncekiler anlamına Arapça bir kelime. Bunun yerine, "eseriyye" tâbiri de kullanılır. Sahabe ve tabiîn mezhebinde bulunan fakihler ve muhaddislere, selefiyye denir. Selefiyye'nin yolu, Kur'ân yoludur.

SELMAN: Sahabe-i Kiram'dan Hz. Selmân-ı Farisî ibn İslâm (r) için kısaca "Selmân" da denilir. Bazı sûfiyye tarikatlarında, dervişler, nefsi aşağılamak üzere, ellerinde keşkül (bir çeşit tabağı andırır kâse) ile halktan bir şeyler toplamaya giderlerdi ki buna "Selman'a çıkmak", "Selmân etmek" tâbiri kullanılırdı. Berberlikle meşgul olanlara da "Selmânî" denir. Selmân-ı Farîsî (r)'nin, Hz. Peygamber (s)'in berberliğini yaptığı rivayet edilir. Ahîlik geleneğinde, berber esnafının pîri olarak, Selmân-ı Farîsî (r) kabul edilmiştir. Eskiden berber dükkanlarında, bunu belirten şöyle bir levhanın asıldığını görüyoruz:

Her seherde Besmeleyle açılır dükkânımız,
Hazret-i Selmân-ı Pâk'dir, pirimiz, üstadımız.
Hz. Peygamber (s)'in onun için "iman, Süreyya yıldızında bile olsa, Selmân-ı Farisî ona ulaşır" dediği rivayet olunur.

SELMÂNÎ: Bektaşî tâbiridir. Niyaz kabul eden derviş hakkında kullanılır. Selmân-ı Farisî (r)'ye nisbetle bu ad verilmiştir. Canlar, mürşidin izniyle ellerinde keşkül, "şey'en lillah" diyerek yardım kabul ederler buna da "Selmânîliğe çıkmak" denirdi.
Kabahat işleyen sufîlerin de, Selmânîliğe çıktığı görülürdü. Bunlar deriden elbise giyerler. Allah rızası için, "Kerbâla aşkına" su dağıtırlardı. Halktan bir şey isteyerek nefis eğitimi yaptırmak başta Nakşîlik, Halvetîlik ve Kadirîlik olmak üzere, çoğu tasavvuf okullarında görülmeyen uygulamadır. Bu uygulama istisnaîdir.

SEM': Arapça, işitmeyi ifade eden bir kelime. Hakk'ın, ilimlerin ifâdesi yolu ile tecellîsinden ibarettir. Zira Allah, işittiği her şeyi, işitmeden de, işittikten sonra da bilir. Bilineni Allah'ın bilmesi de, böyledir. O, kendi nefsinde tam kemâl sahibidir, böylece o, nefsindeki kendi kelamını da işitir.

SEMÂ': Arapça, dinleme, işitme, anlamına bir kelime. Dinlenen ilahinin veya bir müziğin etkisiyle coşup dönme. Semâ'ın pek çok çeşidi vardır. Genel anlamıyla semâ, Hak'tan gelen ve insanları Hakk'a çağıran bir mesajdır. Onu iyi niyetle dinleyen, hedefine ulaşır. Sesin etkisini dile getiren bazı hadisler, semâ konusunda serdedilir: "Kur'ân-ı Kerim'i seslerinizle güzelleşiriniz, zira güzel ses, Kur'an-ı Kerim'i güzelleştirir", "her şeyin bir süsü vardır, Kur'ân-ı Kerim'in süsü, güzel sestir". (Buharî, Tevhîd. 52). Dakkâk, semâ'nın nefislerini terbiye etmemiş olmaları münasebetiyle avam tabakasına haram; mücâhede ile uğraşan zâhidler için mubah; (sufî) arkadaşlarının manevî hayatı elde etmeleri sebebiyle onlara müstehab olduğunu savunur. Cüneyd de semâ'ı, kalbi Allah'a çeken bir vârid, olarak değerlendirir. Semâ, zaman, mekân ve hallere bağlı olarak vuku bulur, denilmiştir. Şiblî, "semâ'ın dışı fitne, içi ibrettir. işaretten anlayan kişiye, ibretin istimâ'ı helâl olur" demiştir, ilk zamanlar, dinlenen gazelin etkisiyle, bir kurala bağlı olmaksızın kalkıp dönülmesi söz konusu iken, sonradan bu, şeklî bazı kaidelerle düzen altına alınmıştır. Mevlevîlerdeki gibi.

SEMÂ'A GİRMEK: Mevlevîlikte, ayakta yapılan deverana iştirak etmek için kullanılan bir tâbirdir.

Alem-i ma'nî ki hurşîd-i cihanârâ gibi,
Devreder girmiş, semâ'a anda ruh-ı mevlevî.
Nef'î

SEMÂ ÇIKARMAK: Mevlevîlik tâbiri. Semazenbaşı, yeni dervişe (can) nasıl semâ yapılacağını öğretir ki, buna semâ çıkartmak denir. Semâ'a, meşk tahtası denilen ve ortasında çivi bulunan dört köşe bir tahta üzerinde başlanırdı.

SEMÂ DEDESİ: Yeni müridlere semâ'ı öğretecek tecrübeli, kıdemli kişiye, "semâ dedesi" denirdi. Semâ dedesi, semâ öğretmeniydi.

SEMAHANE: Semâ yapılan yere semahane denir. Burası daire şeklindedir. Döşemesi, ayağı incitmeyecek düz tahtalarla döşelidir. Semâ'ı izlemek üzere gelen seyircilere mahsus (züvvâr), parmaklıkla ayrılmış bir yer vardı. Bu kısım semahaneden ayrıdır. Semahaneye girilen kapının tam karşısında, ziyaretçilere ait yerin sonunda, mihrab vardır. Sol kısımda, türbe bulunur ve burası duvarla ayrılmamıştır. Çok defa, mihrab istikâmetinin sağında minber, asıl semahanenin sağ tarafında Mesnevî'nin şerh edilip anlatıldığı bir kürsü bulunur.
SEMAHAT: Yumuşak olmak, cömert davranmak anlamlarını içeren Arapça bir kelime. Cürcanî bunu, üzerine farz olmadığı halde, başkaları için bol bol harcamak, vermek şeklinde, tanımlar.

SEMÂ-I RÂH: Mevlevi tâbiridir. Kelime Farsça'da yol semâ'ı demektir. Yolda yapılan semâ'a denir. Mevlana, Konya'da Varakçılar Çarşısı'ndan geçerken, Selahaddin Zerkub'un ardarda inen çekicinin sesinden etkilenip yol ortasında semâ'a başlamıştı. Bayram namazından dönen veya piknik yapmaya giden Mevlevî dervişler, yol ortalarında semâ yaparlardı.

Gören sanır ki, safhadan semâ-ı râh ederim.
Döner döner bakarım kûy-ı yâre âh iderim.
Esrar Dede

SEMA' MEŞKİ: Meşk; örnek, iyi yazı anlamında Arapça bir kelime. Ders, musikide bir parçayı öğretmek, örnek bir yazı alıp ona bakıp aynısını yazmaya çalışmak, yani örneği taklid yolu ile öğrenmek mânâlarına gelir. Mevlevîliğe yeni giren (nevniyâz)'in, semâ öğrenmek üzere çalışmasına, semâ meşki denir. Meşk, semâ tahtası denilen çivili bir tahta üzerinde yapılırdı.
SEMANİYYE-İ HALVETİYYE: Bekriyye-i Halvetiyye kollarından biri. Kurucusu Şeyh Muhammed b. Abdülkerim el-Medenî es-Semânî (1132/1775- 1189/1775)'dir.

SEMA TAHTASI : Mevlevîlikte yeni dervişlerin, semâ'ı meşkettikleri, ortasında çivi bulunan, dört köşe, ceviz veya ıhlamur ağacından bir tahta.

SEMA TEKBİRİ: Şeyh tarafından sikkenin yeni müridin başına, tekbirle giydirilmesi. Mevlevîliğin önemli âdetlerinden biri idi. Yeni mürid, mutfak işi ve meşkle meşgul olurdu.

SEMA-ZEN: Farsça, sema vuran, yani sema eden, demektir. Sema eden dervişlere, sema-zen denir. Sema' yapmayı öğrenmek isteyen derviş, sağ avucuna biraz tuz alır, saygılı bir şekilde sema tahtasına gelir. Önce baş keserek, içli bir niyaz arzeder. Daha sonra, sol dizini büküp çökerek çiviyi öper, avucundaki tuzu, çivinin etrafına serper, sonra da, ayağa kalkıp, tekrar baş keserek sema tahtasının üzerine çıkar; çiviyi, sol ayağının başparmağı ile ikinci parmağının arasına takıp, sağ kolu üstte olmak üzere, kollarını göğsünün üstüne çaprazlama bağlayarak, avuçlarıyla omuz başlarını tutar. Sağ ayağını geriye iterek, sol ayağı üzerinde, dönmeye başlardı. Bu yeni öğrenci (Mübtedi)'ye birinci gün, üç; ikinci gün, beş çark attırılır, (yani döndürülür). İlk meşkler, ayaklar, çiviye takılı olarak yapılırken, sonraki aşamalarda kol açmak, direk tutmak, hiç şaşmadan ilerlemek gibi usûller öğretilir. Başarı sağladıktan sonra, eğitim yeri, matbahtaki meşk yerinden, "Semahane" ye kaydırılır. Burada, eteklerin hızlı semâ ile şemsiye gibi açılması öğretilir. Eğitim sonunda, semazen başı mübtediyi sıkı bir sınavdan geçirir, başarılı olma durumunda da, sonuç Şeyh Efendiye arzedilir. Şeyh de sınavı geçen bu dervişe, bir mukabele günü, öğle namazından önce "Mübtedi Mukabelesi" yaptırarak, onu semazenler arasına sokar. Tahir Olgun, Feridun Nafîz, Şair İsmet devrin önemli semazenlerindendir.

Tennure, bend-i hâle-i envâr-ı aşk olub,
Mâh-ı sipihr-i mihr-i vefadır semazen
Avnî

SEMA-ZEN BAŞI: Mevlevi ayini sırasında, sema'hane'de dolaşıp, sema' edenlerin birbirine çarpmamalarını ve düzeni bozmamalarını sağlayan dede'ye, "sema-zen başı" denir. Sema'zen başı, sema'ı iyi yapanlardan olurdu. Sema'zen başı, sema' sırasında, hırka giyerdi. Yeni başlayanlara (mübtedîlere) sema' usûlünü, o öğretirdi.

SEMİYYU'LLAH: Arapça, Allah'ın adaşı anlamındadır. Allah ve kulda ortak olarak kullanılabilen isimlerde her ikisi adaştır. Meselâ, insan da, semî, basîr gibi isimlere sahiptir. Allah da. Bu gibi isimlere "semiyyullah" denir.

ŞEMSEME: Arapça, susam, susam tanesi demektir. Dil ile anlatılamayacak kadar ince ma'rifete "şemseme" denir.

SEN-SENLİK : Bkz. Enâniyyet.

SENÂNİYYE: Tunus'da XIX. yüzyılda kurulmuş bir tasavvuf okulu. SENÛSİYYE: Ebû Abdullah Muhammed b. Yusuf b. Ömer b. Şu'aybi's-Senûsî (ö. 895/1490) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup, Medyeniyye'nin kollarından biridir.

SER: Farsça, baş, kafa anlamına gelir. Feyiz suya benzetilir. Bu suyun başı olan kâmil insana da "ser-çeşme" (çeşmenin başı) adı verilir. Sert-deste: Topluluğun başı, lideri anlamına gelir. Tasavvuf okulunu yöneten mürşid-i kâmiller, bu isimle de anılır. Ayrıca Kalenden dervişlerinin ellerinde taşıdıkları asâ'ya da ser-deste denir. Oldukça kalın ve budaklı olan bu asa, dervişin, kendi iradesiyle nefsini terbiye ettiğini gösterir. Alevîlerin "tarîk" dedikleri sopaya da, "asa" adı verilir.
Tasavvufta sırların saklanması, çok önemlidir. Sır vermemenin gerekliliği konusunda, "ser verip, sır vermemek" ve "ser verip sır vermeyen, serverdir" atasözlerini söylemişlerdir. Sır, anlatılamadığı için değil, anlayan olmadığı için, başkasına söylenmez.

SERÂİRÜ'L-ASÂR: Arapça, eserlerin sırları demektir. Varlıkların bâtınlarından ibaret İlâhî isimlere denir.

SERÂİRU'R-RUBÛBİYYE: Arapça, rablığın sırları anlamına gelir. Rab isminin aynların suretlerinde ortaya çıkışı. Aynlarm, kendi zatıyla kaim Rab isminin mazhariyeti olması, Rabbe ait ta'ayyünlerin açığa çıkması, yine, Rabb'ın varlığına bağlıdır. Yani Rabb ismi olmasa, onun ta'ayyünleri de olmaz.

SERDİ: Farsça'da soğukluk demektir. Muhabbet makamının sonunda nefs soğur. Bunun mukabili olan germî (sıcaklık) ilahî aşk hararetine kapılma ve bunun sonucu olarak, cezbelenme, coşku halini ifade eder.

SEREYÂN-I VÜCÛD: Arapça, varlığın sirayet etmesi, bulaşması demektir. Rahmanî soluk, mukaddes feyz. Âlem ve insan, bu feyzin pırıltılarıdır.

SERÎR: Arapça, yatak, döşek, taht gibi anlamları ihtiva eden bir kelime. İlâhiyye makamında (Mekâne) bulunan Rahmani mertebe.

SERKEŞİ: Farsça, serserilik, başıbozukluk demektir. İlâhî iradenin hükmü (tahakkümü) ile, sâlikin kendi irade ve muradına karşı çıkması.

SER-KUDÛMÎ: Mevlevî tabiri olup, kudüm çalan (Kudum-zen) larm başına, "Ser-Kudûmî" denir. Mevlevî ayinini idare eden kişi. Bu görevi yapanlar, Mevlevî erkanına dahildir. Bir kısım erkan evlenemediği halde, bunlar evlenebilirdi.

SERMEDİ: Arapça, ebedî anlamına gelir. Evveli ve ahiri (önü ve sonu) olmayan. Evveli olmayana ezelî, ahiri olmayana ebedî denir. Sermedîlik, Allahü Teala'nın sıfatıdır.

SER-PÂ ETMEK : Farsça, başı ayak etmek, demektir. Mevlevîlikte, kusur işleyen bir müridin cezalandırılması olayına, ser-pa etmek denir. Aşçıbaşı veya (Konya'daki dergahta) tarikatçı tarafından, suçlu müridin semahane, yahut meydan'da sikkesi alınır, ayakkabıları dışarı doğru çevrilir. Bununla, kusurlu mürid, tarikatten düşkün hale getirilir. Ser-pâ edilen kişi, yere niyaz eder, arkasını dönmeden kapıya gider, ayaklarını içeriye çevirip giyer, eşiği öpüp, yine arkasına dönmeden, geri geri adımlarla oradan ayrılır. Eğer kendini haklı görüyorsa, Mevlana Dergahı (Konya'daki Merkezi Dergah)'na varır. Orada, durumu, tarikatçı'ya arzeder. O inceler, sonunda olumlu veya olumsuz bir karar verir. Haklıysa sikkesi iade edilir. Farklı bir karar çıkarılarak, bir başka dergaha gönderilir. Haksız ise, bir süre tarikattan uzaklaştırılır. Ancak, sonunda bir ayn-ı cem yapılarak, yine dergaha alınır.
SER-TABBAH: Farsça-Arapça, baş ahçı anlamındadır. Mevlevî tabiridir. Mevlevîlikte, Konya'daki Mevlana makamında, Ser-tarik dede'den sonra gelen bir rütbeye sahipti. Tekkenin maddi-dünyevi işleri, sert-tabbah'a bırakılmıştı. Yeni intisab edenlerin terbiyesi ile de, meşgul olurdu. Yeni gelenleri 1001 günlük hizmet süresi şeklinde tanımlanan çileye sokar ve takip işini kazancı dede'ye verirdi.

SER-TABBAH KÜÇEĞİ : Mevlevî tâbiridir. Ahçıbaşının çömezine, ser-tabbâh küçeği denirdi.

SER-TARİK: Farsça-Arapça, tarikat başı anlamına gelir. Mevlevî tâbiri. Çelebi Efendi'nin yardımcısı ve Konya Mevlevî-hânesi'nin Şeyhi yerindeki kıdemli dede'nin unvanı, "Ser-tarik" idi. Çelebi Efendi'nin, Konya'dan bir yere gitmesi durumunda, mukâbele-i şerif dışında, her işe bakardı.

Birisi Şeyh-i tekke-i islâm'a ser-tarik
Birisi mekteb-i kere ü adle râhber.
Seyyid Vehdi.

SER Ü PAY: Farsça, baş ve ayak demektir.
Mevlevî tabiridir. Mevlevî disiplinindeki cezalardan biridir. Mürid, fukara elbisesini çıkarır, eski elbisesini giyer, mevlevî-hâneyi terkederdi. Seyyah vermekden (bkz. Seyyah Vermek) daha ağır bir ceza idi. Seyyah verilenin yeniden dergaha dönmesi mümkün ise de, "Ser ü Pay" edilen bir daha dönemezdi.

SERVİ: Çam türünden yaprağını dökmeyen bir ağaç. Dalsız, budaksız, düz elif harfine benzer bir yapıya sahip olup, genellikle mezarlara dikilir. Vefat edenler Bir'den geldikleri gibi, Bir'e dönmüştür. Servi'nin elif ve bir rakamına benzemesi, adeta, Allah'ı sembolize eder.

SETÂİR: Arapça, örtüler demektir. Maddî şekiller. Maddî şekiller, ardlarındaki İlâhî isimlerin zuhur yerleridir. Şeybânî şöyle der:
Perdelerin ardından, maddi varlıklar için tecelli etti,
Perdelerin bunlar üzerindeki zuhûruyla gelişti, büyüdü.

SETR: Arapça, örtme, perdeleme, perde gibi anlamları olan bir kelime. Kaşanî setri, seni, ifade eden mânâdan ayıran her şey.diye tanımlar. Setr'e verilen örnek* kainat üzerinde bulunan örtü olabildiği gibi, âdet ve amellerde duraklamak da, olabilir. Sûfiyye'nin yaşayışı tecellide, belası (imtihanı)'da Setr'dedir.Havas, tecelli halinde coşarlar (tıyş), setr halinde yaşarlar (işret ederler, ıyş).

SEVÂ: Arapça, düzgün, zirve, benzer mutedil vs. gibi anlamları olan bir kelime. Halkta bulunan Hakkın batn (iç) lan. Halk (yaratılanlar) ile ilgili ta'ayyünler (belirmeler), Hakk'ın perdeleridirler. Hak, Zâtında zâtı ile zuhur etmiştir. Halkın batn (iç) lan Hak'dadır. Yaratılanlar, zatıyla zuhur eden (görünen) Hakk'ın vücudundaki yokluğuyla, ma'kul olarak bakîdir.

SEVÂB: Arapça, Mükafat, ata, sevap, balansı, bal vs. gibi anlamları olan bir kelime. Allah'tan mağfiret ve rahmete, Hz. Peygamber (s)'den şefaate hak kazandıran şeye, sevâb denir.

SEVÂD: Arapça, topluluk, köy, siyah renk vs. gibi çeşitli mânâları ifade eden bir kelime. Mekke-i Mükerreme.

SEVÂDU'L-VECH Fİ'D-DAREYN : Arapça, dünya ve âhirette yüzü kara, anlamında bir ifade. Dünya ve âhirette zahiren ve bâtınen, aslî bir vücûda sahip olmaması bakımından, Allah'da tam anlamıyla fena bulmak. Gerçekte fakr, Allah'a ve asli yokluğa dönüş işte budur. Bir kısım sufiler "fakr tam olunca o Allah'tır" demişlerdir.

SEVDA: Melankoli, çılgınca sevgi gibi anlamları ihtiva eder. İlâhî aşk.

SEYFÎ KÜLAH: Arapça-Farsça, kılıçlı külah demektir. Yukarı yassılaşarak yükselen ve bu şekliyle kılıcı andıran Mevlevi külahı. Bu şekildeki külahı, XVI. Yüzyılda Mevlana soyundan (İnâs Çelebi) Divâne Mehmed Çelebi bazen giyerdi. Bu şekildeki sikke, Bektâşîlerin Elifî Tâc'ına benzer.

SEYR: Arapça, yürümek, gezmek, gitmek demektir. Allah'a ulaşmak üzere yapılan manevî yolculuğa, seyr denir. İki türlü seyr vardır: 1) Seyr-i Nuzûlî: Mukayyed vücûd (varlık)'un ortaya çıkması için mutlak vücud (varlık)'un seyri. Bu ehadiyet'in imkan mertebesine, mutlakın mukayyede, küllün (bütünün) cüz'e (parçaya) inişidir. 2) Seyr-i Urûcî: Mukayyedin mutlakda yok olmak üzere yaptığı seyir. Cüz'ün, külle seyri. Buna seyr-i şuurî de denir. Bu seyr, insan mertebesinden Mutlak'a kadardır.

SEYR ANİ'LLAH: Arapça, Allah'tan seyr demektir. Sülûkun dört mertebesinden, dördüncüsüdür. Buna "telvin ba'de't-temkin" (temkinden sonra telvin) denir. Bu seyir vahdet (birlik)'ten, kesret (çokluk)'e doğrudur. Bundan gaye, Hak'dan halka terbiye ve irşâd için dönüştür. Bu yüzden, seyr-i anillaha "beka ba'de'l-fenâ", "sahv ba'de's-sekr" veya "fark ba'de'l-cem" de denir. Bu durumdaki kişi, vahdette kesreti, kesrette vahdeti görür.

SEYR Fİ'LLAH: Arapça, Allah'da seyr demektir. Manevî yolculuğun dört basamağından ikincisi. Buna sefer-i sâni (Cem') de denir. Allah'ın sıfatlarıyla muttasıf, isimleriyle mütehakkık, ahlakullah ile ahlaklanmak, ufuk-ı âlâya ulaşmak, bütün bedenî özelliklerinden kurtulmak, seyr-i fillah'ı tanımlar. Bu seferin nihayetinde, sâlike vücûh-ı âlemden perdelerin kalkıp, ilm-i ledünnînin keşfolunduğu kaydedilir.

SEYR İLA'LLAH: Arapça, Allah'a doğru yolculuk yapmak demektir. Sülûkun dört mertebesinden ilki. Sâlik zikrederek Allah'a urûc (yükselme) yoluyla hareket eder. Bunun sonu, velayet-i suğra (küçük velilik) olup buna "fena fillah" denir, iki tür seyr-i ila'llah vardır. 1) Seyr-i afakî, buna suluk adı verilir. 2) Seyr-i enfüsî ki, buna da cezbe denir.

SEYR MAA'LLAH: Arapça, Allah ile seyretmek demektir. Dört basamaklı seyr-ü sülûk'un üçüncü basamağı. Buna "sefer-i sâlis" veya "fark ba'de'l-cem" denir. Bu mertebede ikilik kalkar. Buna, "makâm-ı Kabe kavseyni ev ednâ" adı verilmiştir. Seyr maallah'ın sonu velayettir.

SEYR Ü SÜLÜK: Arapça, gitmek ve girmek demektir. Bir şeyhin nezaretinde, Allah'a vuslat için çıkılan manevî yolculuk. Seyr ü sülûk'un dört mertebesi vardır. 1) Seyr ilallah, 2) Seyr fillâh, 3) Seyr maallah, 4) Seyr anillah.

SEYYADİYYE: İzzüddin Seyyâd (ö. 670/127) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu olup, Rifaiyye'nin kollarındandır.

SEYYAHAT: Arapça, gezmek dolaşmak demektir. Eskiden mürşidler, olgunlaşmaları ve ibret almaları için, müridlerini seyahatlere yollarlardı. Bu seyahatlerde, Şeyhlerden feyz alınır, nefs terbiyesi yapılırdı. Seyyah dervişin sırtında postu, elinde keşkül ve teber (bir tür balta)'i ile uzun süre afakî (dış âlemde) yolculukla iştigal eder, sonunda, yine eski tekkesine dönerdi
.
Yine seyyah oluban, destime aldım teberi.
Yine ben azm-i diyar etmeye, kıldım seferi.
Seher Abdal

SEYYAH VERMEK : Bektaşî ve Mevlevî tabiri. Cezalandırılmak istenen, veya ilerlemesi arzulanan dervişlere, seyyah verilirdi. Bektaşîlerde, seyyah verilen dervişin eline somun verilirken, Mevlevîlerde dervişin ayakkabısı dışa doğru çevrilirdi. Ceza olarak seyyah vermek, "Ser ü Pay" dan daha hafifti. (Bkz. "Ser ü Pay)

SEYYARİYYE: Ebû'l-Abbas Kasım İbnü'l-Kâsım ibnü'l-Mehdi's-Seyyarî (ö. 242/856)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.
SEYYİD: Arapça, efendi, bey demektir. Hz. Peygamber Efendimizin (s) torunu. Hz. Hüseyin (r)'in soyundan gelenlere seyyid; Hz. Hasan (r)'m soyundan gelenlere de, şerif denir.

Ey hâme-i nakış, beyan başla dua-yı seyyide,
İt sen de sarf-ı iktidar, durma sena-yı seyyide.
Lâ-edrî

SEZAİYYE: Hasan Sezai Efendi (ö. 1151/1738) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu olup Gülşeniyye-i Halvetiyye'nin kollarındandır.

SIDDÎK: Arapça, işi ve sözü doğru, çok doğru olan kişiye denilir, içi aydın olması ve Hz. Resullah (s)'a ilgisinin ileri seviyede bulunuşu sebebiyle, Hz. Peygamber (s)'e her geleni ilmen, kavlen ve amelen doğrulamakta kemâle eren kişiye sıddîk denilir. Bu nedenle Allah nebilerle sıddıkların arasını açmamıştır. "Onlar, üzerlerine Allah'ın nimet bahşettiği nebi, sıddîk, şehid ve salihlerdendirler" (Nisa/69). Hadis-i şerif: "Ben ve Ebû Bekir iki rehin at gibiyiz. O beni geçseydi, Ben ona inanırdım. Ben onu geçtim, o bana inandı". Diliyle söylediğini, kalbiyle ameliyle, eksiksiz tahakkuk ettiren kişi, sıddîk, Hz. Ebu Bekir (r)'dir. Vasıtî bu hususta şöyle der: "Bu ümmetin içinde, sûfiyyenin dilini ilk kullanan kişi, Hz. Ebû Bekir (r)'dir".

SIDDIKIYYE: Arapça, tam doğruluk demektir. Bu, velayet derecelerinin en yücesi olup, nübüvvet derecesinin altındadır. Nübüvvet ile arasında vasıta yoktur. Sıddıkiyyeti, geçen, nübüvvete ulaşır. Sıddıkıyyet, bir temele dayanır: İslâm, iman, ihsan, şehâdet, ma'rifet. Sonuncusu, "kendini bilen Rabbini bilir" makamının hakikatmdan ibarettir. Marifetin üç hazreti vardır: Hazret-i İlme'l-Yakîn, Hazret-i Ayne'l-Yakin, Hazret-i Hakka'l-Yakîn. Sıddıkın bu üç hazreti geçmekde alâmeti, gaybe'l-vücûdun kendisine meşhed olmasıdır.
Bu durum sıddîk, yakin nuruyla, Hakk'ın mahlukatın gözünden gizlenen sırlarını görür.

SIDK: Arapça, doğruluk demektir. Sır ve aleniyyenin (içte olanla, dışta olanın) eşit olması. "Olduğun gibi görün, veya göründüğün gibi ol" vecizesinde anlatılmak istenen husus, Mü'minin imanında sıdkı kadar, kâfirin de küfürde sıdkı, şahsiyetteki dengenin göstergesidir. Sâlikin söz ve işinde sıdkı ön planda tutmayı alışkanlık hâline getirmesi ve bu hâlini devam ettirmesi, onu sıddıklar zümresine dahil eder.
Sıdk halinin devamlı, olmasını, Nakşî Meşayıhından Hâce Yakub Çerhî Hazretleri, "bir iğneyi yere dikmek ve ayağın başparmağıyla o'nun üzerinde durmak" diye tanımlar. Sıdk, iç ve dışta, Allah ile beraberliği, istikamet (Şeriata bağlı olmak) üzere muhafaza etmekle -olur. Bu istikametin sağlanması, Allah'ı, sürekli kalpde muhafaza etmek, O'ndan başka şeyleri hatıra getirmemekle mümkün olur. Cürcânî'ye göre, yalanın kurtarabileceği durumdaki kişi, o halde bile doğruyu söyler. Kuşeyrî de, sıdkı, "hallerinden leke, inancında şüphe, amelinde ayıp olmamasıdır" şeklinde tanımlar. Konuyla ilgili olarak, "Sıdkını bütün tut" şeklinde tasavvuf? bir öğüt vardır. Bu öğüt, "gördüğü şeyleri iyiye yormak, kalbi bulanmamak, tarikatta doğru olmak" şeklinde açıklanır. Sıdk sahibi olmanın yollarından biri de, "Sıdk sahipleriyle beraber olmanızdır" (Tevbe/119). Hakim Tirmîzî, sıdkı, ikiye ayırır. Birincisi, marifetin dallarından sayılan adi özelliğine girmiş ahlakî ve aklî sıdk olup, ikincisi de içtimaîdir.

SIDKU'N-NUR: Arapça, nurun doğruluğu demektir. Kendisinden sonra perdelenme bulunmayan keşfe, sıdku'n-nûr denilir. Yağmur yağdıran yıldırıma benzer, ki buna "Sâdık" adı verilir. Yağmur yoksa "kâzib" denir. Keşf geldikten sonra, perdelenmeye maruz kalan sâlikin hali, karışıktır. Nur vasıtası ile, keşfi, cem' makamına ulaşırsa, buna sıdku'n-nur denir, zira, bu nurdan sonra, gizlenme ve perdelenme hâli yoktur.

SIFAT: Arapça, özellik, nitelik, vasıf kalite gibi anlamlan olan bir kelime, mevsûftan ayrılmayan şeye sıfat denir. Bir şeyde sıfat bulunmadan, ona vasıflanmış (mevsûf) denmez, iki türlü sıfat vardır. 1) Sıfat-ı Fadaliyye: Hayat gibi zata ait sıfatlar onun dışındakilere ait sıfatlar. 2) Sıfat-ı Fâdiliyye: Kerem gibi hem zat, hem de İlâhî sıfatlar için asıl olanı "Rahman" sıfatıdır. Zira bu sıfat, şümul ve alanı bakımından Allah isminin mukabilindendir. İkisi arasındaki fark; Rahman'ın umumu ile birlikte vasfiyye'nin zuhur yeriyken, Allah, ismiyye'nin zuhur yeridir.

SIFÂT-I CEMÂLİYYE: Arapça, güzelliğe ait özellikler, nitelikler demektir. Lütuf ve merhametle ilgili özellikler.

SIFAT-I İLÂHİYYE : Arapça, İlâhî sıfatlar demektir. Rıza, rahmet, gazab gibi, kendilerini ve Zıdlarını Hakk'a nisbet etmek caiz olan sıfatlara, sıfat-ı İlâhiyye denir.

SIFAT-I SÜBÛTİYYE: Allah'a nisbet edilen hayat, ilim, semi, basar, irâde, kudret, kelam, tekvin, gibi sıfatlar.

SIFAT-I ZATİYYE: Arapça, zatî sıfatlar demektir. Kudret, azamet, izzet gibi Hak Ta'alâ'ya izafe edilen ve zıddı caiz olmayan nitelikler.

SIR: Çoğulu esrar ve sirar olup, Arapça sır, gizli şey, kök, kıymetli, vadinin orta yeri, asıl, nikâh, birşeyin halisi, efdali, gibi anlamlan ihtiva eden bir kelime. Sır, kalpte bulunan Rabbânî bir latifedir. Ruh sevginin, kalp marifetin, sır da müşahedenin mahallidir. Ruhanî bir nur olup, nefs'in haletidir.Sır olmaksızın nefs, iş yapmaktan aciz kalır. Nefs'in beraberinde, sırrın himmeti olmazsa, bir fayda elde edilmez. Sırra, kalbin bir buududur diyenler olduğu gibi, ruh'tur veya ruhtan daha yüce ve daha latif bir ruh buududur, diyenler de vardır. Mevlevîlikte sır, ıstılah olarak şu anlamda kullanılır: Dede'nin hücresinin pencere perdesi kapalı ise, bu onun içeride istirahat ettiğini veya kendine göre bir ibadetle meşgul olduğunu gösterir. Bu hale sır denir.

Hayflar, göz yumup Esrar Dede sırroldu.
Surûrî
Sırla ilgili bazı atasözleri ve deyişler şunlardır: Bir şeyi örtmeye, kapamaya, sırlamak denir. Gömmek, gömülmek; sırlamak, sırlanmak gibi ifâdelerle karşılanır. Ölen kişiye, sırroldu, denir. Sırrın gizlenmesi gerektiğini bildirmek üzere, "sırrını açma dostuna, onun da dostu vardır, o da açar dostuna" atasözünü söylerler. Tarikat sırrını, sisteme yabancı kişilere söylememek gerekir, zira, tasavvuf terminolojisine vakıf olmadığı için, yanlış anlar. İşte bu tür sırların saklanması konusunda, "Sırrını sırredene aşkolsun, faş eden yuf" denir.

SIRAT: Arapça, yol, demektir.Hakk tecellilerinin çeşitlenmesinden keşfe açılan yol, nefsiyle, yine kendi nefsi içindir. Fusus'da "hiçbir kımıldayan canlı yoktur ki Allah onun alnından yakalamış olmasın. Rabbim, doğru yol üzerindedir" (Hûd/56) âyeti şöyle yorumlanmıştır: Yürüyen herşey, Rabbin doğru yolu üzerindedir. Bu bakımdan, Allah onlara gazaplanmaz, sapıtmazlar, sapıtmak da nereden arız olsun ki, Hakk'ın gazabı ortaya çıksın.
SIRR-I HAL: Arapça, hâlin sırrı demektir, içinde, Hakk'ın muradının bilindiği durum.

SIRR-I İLM: Arapça, ilmin sırrı demektir. Bu, ilmin hakikatidir. Zira ilim, hakikatte Hakk'ın ayn'ıdır.

SIRR-I İSTİVA: Arapça, istivâ'nın sırrı demektir. Mevlevî tâbiridir. Siyah bir şerit adıdır. Yüksek bir alâmet sayılır. Mevlana Celaleddin Rûmî'den kalmış olup, iki yollu olan külâh-ı seyfî, veya kılıcî taç yollarına takılan şeride, sırrı-ı istiva denir. Bu tacı, ancak cezbe-i Rahman ile istivâ'nın sırrına vâkıf olan yüksek mâneviyatlı zatlar giyebilir.

SIRR-I KADER: Arapça, kader sırrı demektir. Allah'ın ezeldeki aynlar, ve bu aynların dış âlemde gerçekleşmeleri durumunda sahip olacakları haller hakkındaki ilmi. Bir şey hakkında, ancak Allah'ın, o şeyin, sübût durumundaki bilgisiyle hükmolunur.
SIRR-I RUBUBİYYET: Arapça, Rab'lık sırrı demektir. Bu, merbûb'a bağlıdır. Zira onda, müntesiblerde olması gereken bir nisbet vardır. Müntesiblerden biri merbub olup, ademdeki sabit aynlardan başkasında değildir. Ma'dûm (yok)'a bağlanan da yoktur (yani ma'dûm'dur). Bu yüzden Sehl b. Tüsterî, rubûbiyyet'de öyle bir sır vardır ki, ortaya çıkmış olsaydı, rubûbiyyet bâtıl olurdu. Onun yok oluşu, (butlan) üzerine bağlandığı şeydendir, demiştir.

SIRR-I SIRRU'R-RUBÛBİYYE: Arapça, rubûbiyyet sırrının sırrı, demektir. Rubûbiyyet sırrı, Rabb'ın, aynların suretlerinde ortaya çıkmasıdır. Aynların suretleri, zâtıyla kâim, ta'ayyünleriyle zuhur eden Rabb için, zühul yeri olması bakımından, onunla kaim, onun vücudu ile mevcutturlar.

SIRR-I TECELLİYYÂT: Arapça, tecellîlerin sırrı demektir, ilk tecellî kalbe olur, böylece bütün isimlerin arasındaki ehadiyyet-i cem müşahede edilir. Zira her isim, diğer bütün isimlerin özelliğini taşır. Yine bütün bunlar, zât-ı ehadiyyet'de birleşir. Farklılık, onun suretleri olan kevn (oluş) larda ortaya çıkan ta'ayyün (belirme)ler iledir. Böylece, her şey, her şeyde müşahede edilir.

SIRRU'S-SIR: Arapça, sırrın sırrı, demektir. Ehadiyet hazretinde, icmâlen (özet olarak) bulunan gerçeklere ait ayrıntılı (tafsîlî) bilgi. "Gaybın anahtarları, O'nun kalındadır, onu O'ndan başkası bilmez" (En'âm/59), âyetiyle bu hususa işaret edilir.

Sİ'A-İ KALB: Arapça kalbin genişliği anlamına gelen bir ifâde. Kâmil insanın imkân ve vücûbu toplayan berzahî hakikati gerçekleştirmesi. Kâmil insanın kalbi, işte bu berzahtır. Bir kudsî hadisde şöyle buyurulur: "yerime, göğüme sığmadım, mü'min kulumun kalbine sığdım".

SİCİLMASİYYE: Muhammed ibnü'l-Hase-ni's-Sicilmasî (ö. 575/1179)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

SİCN: Arapça, hapishane demektir. Bir vücûd mertebesi olup, günahkarları karanlık süflî tabiat derekelerinde, hakir düşürür.

SİDRETÜ'L-MÜNTEHÂ: Cennette bir ağaç. Mahlûkun Allah'a doğru giderken ulaşabileceği son nokta. Bundan sonrası sadece Allah'a mahsustur. Sidreden sonrasına ulaşmak mümkün değildir. Zira, mahlûk, burada mahv olmuş, toz hâline gelmiş, silinmiştir. Sırf yokluğa bitişiktir. Sidreden sonrası için mahlûkun bir vücûdu yoktur. Sidre ağacına, iman da denmiştir. Hz. Resûlullâh (s), "karnını, Sidr ağacının meyvesi (Nebk) ile doyuranın, kalbini, Allah iman ile doldurur" der. Kaşanî, sâliklerin yaptığı yolculuğun ilim ve amellerinin bittiği sidre noktasına, berzah adı verir.

SİGA KARDEŞİ : Ahiret kardeşi. Arapça muâhât, Türkçe kardeşleşmek, kardeş tutmak şeklinde ifâde edilir. Mekke'den
Medine'ye hicret eden Muhacirlerle, Ensar arasında kardeşleşme olayından kaynaklanan bir uygulamadır.

SİKA: Arapça, güvenme, dayanma demektir. Sika, Allah'a güvenmeyi ifade eder. Tevekkülün esası sika'dır.
SİKKE: Arapça, altın paranın üzerine basılan nakış ve yazı anlamına gelir. Mevlevi külahına da sikke denir. Döğme keçeden yapılan, yekpare, bal rengi yahut, beyaz, bir karış dört parmak uzunluğunda, içice geçmiş iki katlı külaha denir. Sikke üzerine genellikle sarık sarılır. Sarık sarılmayan sikkeye, dal sikke, dal kavuk, veya dal fes denir.

Dû cihanda eğer altın ola dersen şânın,
Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlânâ'nın.
Mevlevi Hüdâyî Dede

Mevlevîlikte üç mertebeli külah vardır: 1. Mertebe, teberrük ve emanet külahı; mutfakta çile çıkaranlara ve muhiblere giydirilir. 2. Mertebe, irâdet külahı; hizmetini tamamlamış dervişlere giydirilir. 3. Mertebe, hizmet külahı; sülük tamamlayıp, hilâfet alanlara giydirilir.

SİKKE-İ ŞERİFE: Mevlevîlerin giydikleri sikkeye denir. Şerefli sikke anlamına gelir.

SİKKE-PÛŞ: Arapça-Farsça, sikke giyen demektir. Sikke giyenler hakkında kullanılır.

Hakk'a îsâl eyleyen şehrâhı bul,
Âlem-i kesrette vahdetgâhı bul.
Sikke-pûş ol, zevk-i eyvallahı bul.
Gel harîm-i aşka gir, dilhâhı bul.
Mâsivâ'dan el çeküb Allah'ı bul!
Tokadîzâde Şekib

SİKKE TEKBİRİ: Mevlevî tâbiri. Tarikate yeni giren nevniyâzın başına sikke giydirilirken yapılan duaya "sikke tekbiri" denir.

SİLLE: Tokat. Allah'ın kahr sıfatları (el-Kahhâr, el-Cebbâr) ile tecellî etmesi. Hak sillesinin sadası yoktur.

Bir vurdu mu hiç devası yoktur.
Ferid Kam

SİLSİLE: Arapça, zincir demektir. Tasavvuf okullarındaki maneviyat öğretmenleri zinciri. Bu zincirin son halkası Hz. Muhammed Mustafa (s)'dır. Üveysîlerde, doğrudan doğruya Allah'dan feyz alınması münasebetiyle, silsile söz konusu değildir. içinde sâdât-ı kiram'dan (Hz. Peygamber (s)'in sülalesinden) kişilerin bulunduğu silsileye "silsiletü'z-zeheb" (altın zincir) denir. Silsileden bahseden eserlere, silsilename adı verilir.

SÎM: Farsça, gümüş demektir. Zahir ve bâtının tasfiyesi, bedeni ve ruhu arındırma.

SİMİD: Mevlevi tâbiridir. Sikkenin üzerine, fakat destarın alt tarafına sarılan beze simid denir. Pamuktan yapılır, sarık bunun üzerine sarılır.

SÎMURG: Farsça, otuz kuş demektir. Efsanevî Kâf Dağının ardında yaşayan, adı var kendi yok bir kuş. Allahü Ta'alâ'nın üfürdüğü insanî (ilâhî) ruhu, geldiği asıl vatanına (Kaf Dağı'nın ardına) dönecek, orayı aşacak otuz kabiliyetle donatmıştır. Kuş, yükselişin sembolüdür. Ruh, bu otuz kuş (yani otuz olumlu yetenek) ile, geldiği yere döner. Simurg'a şu anlam da verilmiştir: İnsan-ı Kâmil. Mantıku't-Tayr'da otuz kuşun yedi vadiyi geçtikten sonra ulaştıkları padişah, Allah.

Bî-vücûd olmak gibi yokdur cihanın rahatı.
Gör ki Simurg'un ne damı var, ne de sayyâdı var.
Koca Râgıb Paşa

SİMYA: Farsça, kimya demektir. Bakırı altına çevirme hüneri, ilm-i Simya'yı mürşid-i Kâmiller bilirler. Onlar Allah'ın izniyle, değersiz bakır gibi olan insan nefsini, yirmi dört ayar altına (nefs-i kâmile'ye) dönüştürürler. Kötü ahlâkı, iyi ahlâka dönüştürme san'atı.

SİNANİYYE: Halvetî tasavvuf okulu kollarından olup, İbrahim b. Abdurrahmân el-Halvetî, yani Ümmî Sinan (ö. 976/1568) tarafından kurulmuştur.

SİNCEDE BÜZÜR BİTMEZ: Sin, Türkçe'de mezar anlamına gelir. Büzür (doğrusu bizr olacak) de, Arapça tohum demektir. Bu şekilde, atasözünün anlamı "mezarda tohum bitmez" şeklinde olur. Erbab-ı tarikat, sır konuşulurken, yanlarında yabancı birisi varsa, bu atasözünü söyleyerek susulmasını ihtar ederler. Bu atasözü, genellikle alevîler arasında kullanılır.

SÎNE: Farsça, göğüs demektir. İlâhî ilim, ilim sıfatı Yüreği temiz kişilere "sine-saf" denir. Sineye çekmek, tahammül etmek, sabretmek anlamına gelir. On Muharrem'de şiîler, yaptıkları âyinlerde, göğüs ve sırtlarını döğerek kan akıtırlar. Bunu yapan kişiye "sine-zen" adı verilir. Ki bu, Türkçe'de "göğüs döğen" demektir. Âşıkların, aşklarının kaynamasıyla göğüslerini yırtmaları hakkında "sineye elif çekmek" diye kullanılan bir tâbir vardır. Hoşlanılmayan bir Divan Edebiyatı örfüdür. Tasavvufta mutlak cemalin, mecazî süflîliğe indirilmesi ile ilgili bir kullanımı vardır.
SİRÂR: Arapça bir şeyin hâlis olanı, asi, sır, kök vs. gibi anlamları olan "sır" kelimesinin çoğuludur. Tam olarak vuslata erme durumunda, sâlikin mahvolması. "Dostlarım kubbelerimin altındadırlar. Onları Ben'den başkası tanımaz", kudsî hadisi ile, bu grup Allah adamlarına işaret olunmuştur.

SİVÂ: Arapça istisna edatıdır. ".... den başka" anlamında kullanılır. Ta'ayyünleri (belirmeleri) bakımından, a'yân'a denir.

SİYAH: Farsça olan bu kelime. Türkçe'de de aynı anlamda kullanılır. Kara. Zât-ı Hak. Karanlıkta, eşyalar birbirlerinden nasıl ayırt edilemezlerse, Hakk'ın idrâk üstü zâtında da, hiç bir şey birbirinden ayırt edilemez. Siyah-kârân: Kara iş sahipleri. Sülûku tamamlayamayıp yolda kalanlara denir. Siyah-rûî: Kara yüzlülük, imkân âlemi.

SİZLER BAKÎ : Vefat etmiş biri konuşulurken, "Allah rahmet eylesin", "ruhu şad olsun" gibi ifadeler kullanıldığı gibi "sizler bakî" sözü de kullanılır.

SOFU : Arapça, sûfî kelimesinin bozulmuş şekli. Samimi dindar kişilere sofu denirken, şekilci, ham tipli dindarlara da aynı tâbir kullanılır. Necip Fazıl merhumun özden mahrum, kırıcı, itici, çirkin yüzünde güzel İslâm'ı çirkinleştiren, dindar kılıklı tipler hakkında kullandığı "ham sofu, kaba yobaz" ifadeleri meşhurdur.

SOHBET: Arapça, arkadaşlık yapmak, karşılıklı konuşmak vs. gibi anlamları olan bir kelime. Allah'a ulaştıran tasavvuf okullarının her biri, "hizmet" ve "sohbet" gibi iki temele dayanır. Bu ikisi, sâliki, maneviyat yüceliklerine ulaştıran vasıtadır. Sohbette, mürşid-i kâmilin ruhundaki kabiliyetlerin müride yansıması (in'ikâs) yani kabiliyet aktarımı söz konusudur. Bu yüzden Allah dostları, sohbete çok önem verirler. Hoca Bahâeddin Nakşbend Hazretleri "tarîk-ı mâ bâ suhbetest" (yolumuz sohbetledir) sözü, Nakşî yolunun ana düstûrunu oluşturur. Peygamberimizin (s) arkadaşlarına "ashâb" denilir ki, bu kelime "suhbe" masdarından türemiştir. Hz. Resûlullah (s)'ın, sahabe-i kiramı (r), sohbet yoluyla yetiştirmesi, sûfiyye yolunda vazgeçilmez, göz ardı edilemez bir metod olarak kabul edilmiştir. Bazı tasavvuf okullarındaki şeyhler, hırka giydirerek nisbeti naklettiği için "hırka şeyhi" adını aldığı gibi, sohbetle nisbet geçiren şeyhler de "sohbet şeyhi" olarak anılmıştır.

SOMAT: Arapça, simât kelimesinin bozularak kullanılmış şekli olup, sofrası, uzunca dizilmiş yemek sofrası, dizi, kenar ve saf gibi anlamları vardır. Bektaşî ve Mevlevîler tarafından kullanılan bez veya meşinden yapılmış sofra. Üç türlü somat vardır: 1. Gezgin dervişlerin kullandığı etrafında halka bulunan somat, 2. Dergâhlarda kullanılan somat, 3. Uzunca ve düz olan, bu yüzden de "elîfî" adını alan somat.

SOMATÇI: Sofracı demektir. Mevlevi ve bektâşîlerde, sofrayı kurup toplamakla görevli kişi.

Gınâ-yı kalb kadar nimet olmaz ehl-i dilde,
Bu tekkenin fukarası somat bilmezler.
Nailî

SOMAT GÜLBANGİ: Mevlevî tekkelerinde, yemek yendikten sonra okunan gülbange "somat gülbangi" denir. Bu gülbank şöyledir: "Mâ sûfiyân-ı rahîm, mâ tablahar-ı şahîm, payende dar yâ Rab. în kâse-i âb u nânrâ Elhamdülillah. eş-Şükrü lillah, Hak berakâtın vire! Erenlerin han-ı keremleri müzdâd ve sâhibü'l-hayrât güzeştegânın rûh-ı şerifleri şad ü handan, bakîleri selâmetde ola! Demler safâlar ziyâde ola! Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırrı-ı Şems, kerem-i İmam-ı Alî Hû diyelim Hû!"

SORA SORA KA'BE BULUNUR: "isteyen ve istediği konuda ciddî olan, hedefine ulaşır" (men talebe ve cedde vecede) kelâm-ı kibarında ifâde edildiği gibi, Ka'be'ye ulaşmayı gaye edinen kişi sora sora ona ulaşır. Arapça'da "suâl", hem sormak, hem de istemek manasınadır.

SOYUNMAK: Mevlevî tâbiridir. Dervişliğe ikrar verip, dervişlik kisvesine bürünmek, tasavvufî mânâda soyunmak, yani dünyadan soyunup sıyrılmaktır. Mevlevîlikte de, 1001 günlük çile için ikrar verip hizmet tennuresini giyinmeye, soyunmak denir.

SÖZ: Tasavvuf söz değil, yaşama işidir. Bir başka deyişle, tasavvuf ehli, laf (kâl)'a değil, yaşama (hâl)'ya önem verir. Ancak konuşma söz konusu olduğunda, Hz. Peygamber (s) gibi, az sözle çok mânâ ifâde etmeye (camiu'l-kelim olmaya) dikkat ederler. Söz ile ilgili çok sayıda atasözü ve deyiş vardır. Bunların bir kısmı şöyledir: Söylenen sözün, başa gelecek belâya bağlı olduğu hususu "sözün canı vardır" atasözüyle anlatılmak istenir. Kalabalık toplantılarda, uluorta konuşulmaması gerektiğini ifâde etmek üzere, "söz vardır halk içinde, söz vardır hulk içinde" denir. (Likülli meclisin makâl ve likülli mahallelin bakkal). Sözün etkili bir yanı olduğunu belirtmek üzere, "söz vardır işi bitirir, söz vardır başı yitirir" atasözü kullanılır

Söz ola kese savaşı, söz ola y iti re başı,
Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.
Yunus Emre

Susmanın ariflik gereği olduğunu belirtmek veya dinleyenin, söyleyenden daha anlayışlı olması icâbettiği, "söyleyenden, dinleyen arif gerek" atasözüyle anlatılır. Her insan dilinin altında gizlidir yani her insan konuşmasıyla kendini ele verir. Bu konuyla ilgili olarak söylenen diğer atasözüleri de şu şekildedir: "Söz, adamın mihengidir". Anlamsız konuşan kişi "söz söyledi balkabağı" karşılığını görür. Gösteriş ifâde eden davranışlara "sözde" denir, zira sahtedir. Kişinin değeri için, şu atasözü gündemdedir: "Kelâmından olur ma'lûm, kişinin kendi mikdarı".

SU: Allah diriyi sudan yaratmıştır. Tasavvufta toprak, hava, ateş gibi su da karakterolojik teşekkül ile ilgili dört unsurdan biri olarak görülür. Su dağıtana "su gibi aziz ol" denir. "Sular alçaktan akar", "suyun yüzü yerde" atasözleri de alçak gönüllü olmayı ifâde eder. Feyzin kaynağından istifade edilmesini belirtmek üzere, "suyu başından içmek gerek" denilir.

SUÂL: Arapça, istemek, sormak demektir. Tasavvufta çok soru sormak makbul değildir. Hz. Musa'yı , Hz. Hızır ile olan arkadaşlıktan ayıran şey, çok soru sorması olmuştur. Ayet: "Her şeyi sormayınız! Eğer işin iç yüzü ortaya çıkarsa, bu fenanıza gider... Sizden önce gelen bir toplum da onları sormuş, sonunda da sabaha kâfirler olarak girmişlerdir" (Maide/101-2). Hacı Bayram Camii'nin ilk imamı Eşrefoğlu Rumî, Hacı Bayram-ı Velî'nin damadı idi. Şöyle anlatır: "Bir gün hocam Hacı Bayram-ı Velî'ye, dünyevî bir mes'ele sordum, bana çok konuşma, meşayıh katında çok konuşmak, küstahlık olur, diye karşılık verdi. Ondan sonra, ona hiçbir şey sormadım". Sormamak, teslimiyet alametidir. Soranda teslimiyet noksanlığı vardır. Yani, susmak teslimiyettir.

SUALÜ'L-HAZRETEYN: Arapça, iki hazretin sorusu demektir. Biri, ilâhî isimler diliyle Hazret-i vücûbdan sudur eder ve Rahmân'ın nefesinden ayn'lar suretinde zuhura gelmelerini ister. Diğeri ayn'lar dili ile hazret-i imkandan sual edilir, ve bu ayn'ların isimlerle zuhura gelmelerini ister.

SUBHA: Arapça, kara kilim, siyah zemin anlamını ifâde eder. Vazıh (açık) olmadığı için "heyula" adı verilen "heba"ya, sübha denir. Hebanın varlığı kendi nefsiyle değil, suretlerledir. Heba, güneş ışığındaki ince toza denir. Sübha, bir hadis-i şerif'de ifâde edildiği gibi, Allah'ın mahlûkâtı yarattığı zulmete, karanlığa denir. Allah mahlûkata kendi nurundan yaydı. Bu nur kime değdi ise, dünyada hidâyete ulaştı. Nurdan nasibi olmayanlar da sapıklıkta kaldılar.
SÛFÎ : Arapça, yünlü, yün giyen anlamına gelen bir kelime. Hakk'a vâsıl olan kişiye, sûfî, yolda süluka devam edene de, mutasavvıf denir; sûfî, vusul; mutasavvıf usûl ehlidir. Sûfî kendi nefsinde fanî, Allah ile bakîdir. Sûfî, nefsin alışkanlıklarından kurtulmuş, hakikatlerin hakikatine ulaşmıştır. Cüneyd, sûfîlerin, sadece Allah'ın bildiği tarzda, Allah ile beraberliğe sahip olduklarını söyler. Bişr ise sûfî'yi, "kalbini Allah için saflaştıran kişi" olarak değerlendirir. Onlara sûfiyye denilmesi, onların Allah huzurunda, ilk safta bulunmalarından kaynaklanmaktadır. Ki bu, onların himmetlerinin Allah'a yükselmesiyle, yani, kalpleriyle O'na yönelmesiyle olur. Bir başka görüşe göre, özellikleri ehl-i suffe'ye benzediği için, bu topluluğa sûfiyye denilmiştir. Bir kanaata göre de, sûf, yani yün giydikleri için, sûfiyye adını almışlardır.

SUHTE: Farsça, yanan anlamında olan bu kelime medrese talebelerine denir. Galat olarak "softa" şeklinde kullanılır. İlim aşkıyla yanan talebelere, bu özellikleri sebebiyle "suhte" denilmiştir.

SÛK-I CENNET : Arapça, cennet çarşısı demektir. Cennette bulunan erkek ve kadın resimleri. Herkes, burada beğendiği resmin şekline girer ve o halde ailelerinin yanına gider. Cennettekilerin sonsuza kadar şekil değiştirebileceği kaydedilir.

SUKÛTÛ'L-İTİBÂRÂT: Arapça, itibarların (izafi hususların) düşürülmesi. Kaşanî bunu, Zat'ın birliğinin gözönünde tutulması olarak değerlendirmiştir.

SULH: Arapça, barış anlamında mastar. Yapılan amel ve ibadetlerin kabul edilmesine, sulh denir.

SULTAN: Arapça, hüccet, delil, güç, kudret, vali padişah, zor gibi anlamları olan Arapça bir kelime. Tarihte ilk defa, Abbasi vezirleri için kullanılan bu unvan, zamanın akışı içerisinde hükümdarlar için de, geçerli olmuştur. Tasavvuf önderlerine, belli bir zamandan sonra sultan lâkabı verilmiştir. Balım Sultan, Sultan Veled, Emir Sultan vs. gibi.

SULTAN VELED DEVRİ: Mevlevî tâbiridir. Mukabele günü, semâ'dan önce, şeyh efendi önde, derviş (can)ler ortada olmak üzere, semahanenin etrafında halka şeklinde yürüyerek yapılan üç devir (daire)'e Sultan Veled Devri denirdi. Bunun ilk düzenleyicisi Sultan Veled olduğu için, onun adıyla anılmıştır.

SULTAN VELED MAKAMI: Mevlevî tabiridir. Meydan-ı Şerifteki kırmızı renkli posta, Sultan Veled Makamı denir. Şeyh, tören için meydana gelince, bu posta otururdu.

SURET: Arapça, şekil, heykel, çeşit, nevi, kılıç, biçim vs. gibi anlamları olan bir kelime. Hadis olduğu kaydedilen, Allah'ın Hz. Adem'i kendi suretinde yaratması hususu, onun halifeliğini anlatan bir tabirdir. Kul, hiçbir zaman Allah olamaz. Ortaya çıkıp gerçekleşme tavrında, suretler hem ulvî, hem de süflîdir. Ulvî suret, hakiki ve izafi olmak üzere ikiye ayrılır. 1. Hakiki olanı, vücûdî hakikatler ve rubûbî isimlerin suretlerinden ibarettir. Faal hakikatin, zât-ı ûlûhiyyetden bir cem'i vardır. 2. İzafî olan ise, aklî, müheyminî ve nefsî ruhların hakikatlerinden ibarettir. Süflî suretlere gelince, bunlar imkana ait hakikatlerin suretleridir. Süflî suretler de, ulvî ve süflî olarak ikiye ayrılır. Ruhanî suretlerden, zikri geçenlerin hepsi, ulvîdir. Mutlak ve mukayyed misal âleminin suretleri, bu grubdandır. Süflî'ye gelince, cisimler âleminin suretleri, arş ve kürsi hâriç olmak üzere, bu gruptandır. Anasır ve unsuriyyatın suretleri, buna dahildir.

SÛRET-İ İLÂH: Arapça, İlâhın sureti demektir, ilâhî isimlerin hakikatlerini gerçekleştirmesi bakımından kâmil insan'a, sûret-i İlâh denir.

SÛRET-İ İRÂDE: Arapça, iradenin sureti demektir. Nefsin, hiçbir şeyin Allah'ın iradesinin dışında bir irâde ile vuku bulduğunu görmemesi. Herşeyin Hakk'ın irâdesi ile meydana geldiğini görmesi.

SÛRET-İ HAK: Arapça, Hakk'ın sureti demektir. Hakikat-ı Ehadiyye ve Vâhidiyyeyi gerçekleştirdiği için, bu, Hz. Muhammed (s)'dir. Bu sebeple ona "Sâd" da denir, ibn Abbas (r)'a "Sâd"ın ne anlama geldiği sorulduğunda, şu karşılığı vermiştir: "Mekke'de, üzerinde Rahmanın Arşının bulunduğu bir dağdır".

SÛRET-İ MUHAMMEDİYYE (S): Allah bunu, el-Bedî ve el-Kâdir isimlerinin nurlarından yaratmıştır. Allah, Hz. Adem'in suretini, Muhammedi (s) suretin bir nüshası olarak yaratmıştır. Hz. Adem Cennetten inince, ruhlar âleminden ayrıldığı için, ona ait suretin hayatı sona ermiştir. Cennette iken, Allah vicdanına duyurma yapmaksızın, Hz. Adem hiç birşeyi kendi başına düşünemiyordu. Dünyaya inince, Allah'tan aldığı bu vicdanı hissedişi kayboldu. Zira Cennette suretlenmiş hayat, onun nefsiyle iken; dünyadaki hayatı, ruh ileydi. Dünya ehline göre Allah ebedî hayatla diriltmedikçe, bu ölü hükmündedir. Ona nazar, onunla onun zatına nazar etmekle olur. Bu da, Allah'ın isim ve sıfatlarıyla tahakkuk eder.'
Böylece dünyadaki kişi, cennettekilerde bulunan şeyi elde etmiş olur. Yani cennetteki gibi, Allah kendisine vicdanî sezişle bildirimde bulunmadıkça, hiçbir şeyi tasavvur edemez. Abdülkadir Geylanî'nin yorumu işte bu şekildedir.

SURHÎ: Farsça, kızıllık demektir. Kalbin kozmik rengi, kırmızı veya sarıdır. Manevî tekâmülün güçlü oluşuna surhî denilir.

SÜHAN: Farsça, söz demektir. İlâhî uyarı, ilâhî işaret.

SÜHEYLİYYE: Şâziliyye'nin Cezayir'deki kolu (XIX. y. y)

SÜHREVERDİYYE: Abdülkâhir es- Sühreverdî (ö. 563/1168) ve Ömer es-Sühreverdî (ö. 632/1234) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu olup Kâdiriyye'nin koludur.

SÜKÛN: Arapça, sakin, hareketsiz olmak demektir. Hakk'ın huzurunda, O'nun inayetinin kuşatması altındaki ruhî rahatlık, sarsıntısız manevî hayat.

SÜKÛT: Arapça, susmak demektir. Tasavvufta susmak, teslimiyeti ifade eder. Tasavvuf hal ilmi olduğu için, konuşarak değil, susarak yani hâl ile (yaşayarak) öğrenilir. Hz. Hızır (a)'ın, Hz. Musa (a)'dan istediği "susmak"tı. Ancak, bu gerçekleşmedi, iki çeşit sükût vardır: 1. Dış sükût 2. İç sükût. Mesela, tevekkül halindeki kişinin rızık endişeleri açısından kalbi (içi), susma durumundadır. Vücûdun hareketsiz hali de, kendine göre sükûtu ifade eder. Muhib'in sustuğunda helake uğrayacağı, arifin de sustuğunda malik olacağı kaydedilir. Sükût'un sebebi bedihi (açık) hayrettir. Aşık susarsa, arif konuşursa helak olur. ibn Ebi'd-Dünya'nın, konuyla ilgili olarak "Kitabü's-Samt ve Âdâbü'l-Lisân"ı meşhurdur.

SÜLEYMAN: Hz. Davud'un oğlu Hz. Süleyman, kuş dilini (Mantıku't-Tayr) bilmesi başta olmak üzere, rüzgar ve cinlere hâkimiyetiyle tanınmış bir peygamberdir. Rahmetli Sami Efendi Hazretleri (k) tasavvuf yoluna girmek, kuş dilini bilmektir, diyerek, varlıkları, konuşturmak onlardan ibret almak (nazar) şeklinde bir tanım getirmiştir.

Süleyman kuş dilin bilür dediler.
Süleyman var Süleyman'dan içerü.
Yunus Emre

SÜLÜK: Arapça, yola girmek, yol almak demektir. Bir şeyhe bağlanan kişinin, belli bir metodla, Allah'a doğru, yani kemalâta doğru iç (manevî) planda yaptığı yolculuğa sülük denir. Süluk'un sonunda "Allah'ı sevmek" tefekkürü (murakabe-i mahabbet) verilir. Ondan sonra "fena" ve "beka" gibi haller ortaya çıkar. Bir kul, en mükemmel varlık olan Allah (c.c) olmıyacağı için, gerçek mânâda sülûkun sonu yoktur. Eşrefoğlu Rumî resmî sülûkunu bitirince, kayınpederi Hacı Bayram Veli (k)'ye "varmamız gereken manevî kemâlâtın sonu bu mudur?" deyince, şu karşılığı alır: "Bir velinin, bin yıl ömrü olsa, ve bu süre içinde sülûka devam etse, peygamberlerin topuğuna bile varması imkansızdır." Peygamberimizin (s) Allah (c)'a en fazla yaklaşan beşer varlığı olarak, Miraç Gecesi'nde, kendisiyle Rabbisi arasında Kabe Kavseyn (iki kaşın arası) kadar bir mesafe bırakılmıştır. Eğer o mesafe de olmasaydı, Peygamberimiz Allah'la ontolojik manada birleşmiş olacaktı ki bu takdirde (hâşâ) Allah olması gerekirdi. Bu ise muhaldir, mümkün değildir. Zira "vema nüve illa beşer" (Mü'minûn/24) O, ancak bir beşerdir.

SÜNBÜLİYYE-İ HALVETİYYE: Şeyh Zeynûddin Yusuf Sünbül Sinan Efendi (ö. 936/1629) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup Cemaliyye-i Halvetiyye'nin kollarındandır.

SÜRAHİ : Üns makamı.

SÜRÜR: Arapça sevinç demektir. Üzüntünün mukabili olan sevinç, üç türlüdür: 1- Zevk sürürü. 2- Şühûd sürürü: ilim perdesinin açılmasıyla oluşan sevinç. 3- icâbet-i semâ sürürü: Vahşet izlerini gideren müşahede kapılarını açan, sâlikin ruhunu güldüren sürür.

SÜTÛHİYYE: Bkz. Ahmediyye.
ŞABANİYYE-İ HALVETİYYE: Kurucusu Hacı Şa'ban-ı Veli'dir. Halvetî tarikatının kollarından biri. Hacı Şa'ban-ı Velî'nin Şeyhi de Hayreddin-i Tokâdi (k) hazretleridir. Mezarı Bolu'ya 10 km. mesafededir.

ŞAD: Farsça, neş'e, sevinç, bahtiyar, mutlu gibi anlamlan olan bir kelime. Sûfînin, kabz hâlinden bast hâline geçmesine şad denir.

ŞAH: Farsça, hükümdar, demektir. Hafifletilmiş olarak şeh şeklinde de kullanılır. Şeyh ve Velî'ye de, şah denir. Orta Asya ve Hindistan'daki sûfîler için, bu tâbir kullanılır: Şah Abdullah Dihlevî, Şah Muhammed Bahâeddin Nakşbend vb. Bektaşîlerin de, bu tâbiri sıklıkla kullandıkları görülür. Hz. Ali için, Şâh-ı Merdân, Şâh-ı Necef, Şâh-ı Vilâyet gibi tâbirler kullanılır.
Şah kılıcı sallamak: Eskiden Anadolu'da İran'a bağlılığını bildiren kişiler için Osmanlı tarihçileri tarafından kullanılan bir deyim. Şahlığı şeyhliğe çeviren İbrahim Ethem gibi zatların yanı sıra, şeyhliği şahlığa çeviren, siyasal faaliyetlerde bulunan sûfîler az değildir. Tasavvuf tarihi içinde, sûfîlerin kurmaya muvaffak olduğu devlet sayısı Orta Asya, Hindistan, Malezya, Çin, Afrika, Kafkasya gibi yerlerde kırkı bulmaktadır. Hoca Muhammed Bahâeddin Nakşbend'in hocası Halil Ata Gazan Han'ın Maveraünnehir'de, hâkimiyeti yedi yıl süren ve Şamanist Türkler arasında İslam'ı yayma çabaları içinde bir devlet kurduğu görülür. Afrika'da, Osman Dan Fudî, Umar Tal Hac, Amadu Bellu, Emir Abdulkâdir-i Cezâyirî, Kafkasya'da Şeyh Şamil en-Nakşbendî ve Hacı Murad gibi zevat, konunun başat örnekleridirler, iran'daki Safevîleri de bu meyânda zikretmek mümkündür.

Şâh-ı Murgan-ı Melekût : Melekûttaki kuşların şahı; Hz. Muhammed (s).
Şâhbâz-ı Sidre-Nişîn: Sidre-i Müntehâya konan şahin: İnsan ruhu, arınmış ruh.

Biz ezelden tâ ebed meydana gelmişlerdenüz,
Şâh-ı Merdân aşkına merdâne gelmişlerdenüz.
Hatayî

Arifin halini tarif ne hacet,
Efsâne sözlerden eyle feragat.
Herdedir, bir göster, sâhib-kerâmet?
Ali çokdur, Şâh-ı Merdân bulunmaz.
Türabî

Şah içün çak eylediler ten libasın terk edüb,
Terk-i tecrîd oldılar, tâc u kabadan geçdiler.
Hayretî

ŞÂH-I KEVNEYN: Farsça-Arapça tamlama. İki dünyanın hükümdarı manasınadır. Hz. Muhammed (s) için kullanılır.

Şâh-ı kevneyn ü imâmü'l-Harameyn
Nûr-u bi-şeyn ü Nebiyyü's-Sakaleyn
Hâkânî

ŞÂH-I LEVLÂK: Farsça-Arapça tamlama. Levlâke levlâke lemâ halaktu'l-eflâk (Sen olmasaydın, Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım) hadis-i kudsîsindeki levlâk ifâdesi kullanılarak, Hz. Peygamber (s)'e Levlâk'ın hükümdarı, yani "Şâh-ı Levlâk" denir.

Şâh-ı Levlâk gibi hısn-ı haşinim var iken,
Ne bu sûziş, bu güdaziş ne bu âh ü feryad.
Nâbî

ŞÂH-I MERDÂN: Farsça tamlama, erkeklerin şahı, hükümdarı demektir. Hz. Ali için kullanılır bir tabirdir.

Yüz meşakkat çekse kâm-ı dil tapar encâm-ı kâr,
Her kimin mevtası âlemde Şeh-i merdân olur.
Fuzulî

ŞÂH-I NECEF: Necef şehrinin şahı demektir. Hz. Ali (r) Necef'te medfun olduğu için bu tabir kullanılmıştır.

ŞÂH-I RİSÂLET: Farsça-Arapça bir tamlama. Peygamberliğin şahı demektir. Hz. Peygamber Efendimiz (s) hakkında kullanılan bir tâbir.

ŞÂH-I VELAYET: Farsça-Arapça tamlama. Veliliğin şahı, hükümdarı demektir. Hz. Ali (r) hakkında kullanılan bir tâbirdir.

ŞÂH-I ZÜLFİKÂR: Zülfikâr Hz. Ali Efendimizin (r) kılıcının ismidir. Farsça-Arapça terkib olarak, Zülfikâr'ın şahı demektir. Bu unvan, Hz. Ali (r)'ye aittir.

Bunda bağlamış gaza şemşirini sultan-ı Rûm,
Bunda salmış saye-i ikbâl Şâh-ı Zülfikâr.
Fuzulî

ŞÂHİD: Arapça gören, şâhid olan, şehâdet eden demektir. Sâlikin kalbinde hazır ve mevcut olan, kalbin iştigal ettiği düşünceye, denir. Kalbi istilâ eden ilim ise, şahid-i ilm, vecd ise şâhid-i vecd olarak anılır. Bir kimse bir başkasına kalbten ilgi duyar ve ona bağlanırsa, bu sevdiği şahıs, o kimsenin şahididir. Aklın, fikrin meşgul olduğu şeye şâhid denmesi, sanki zihnen meşgul olunan şeyin gözönünde imiş gibi bulunmasmdandır. Şâhid, temaşa edilen zuhurlar, feyz ve tecellî manalarında da kullanılmıştır. Bir de, şâhid-şâhed vardır ki bu, güzel ve sevgili manalarını içerir.

ŞAHİDE: Arapça, şehâdet eden, gören anlamına dişil bir kelime. Mezara dikine yerleştirilen, üzerinde yazı ve çiçek bulunan mermer baş ve ayak taşları hakkında kullanılan bir tâbir. Üzerindeki yazı, mezarın hangi şahsa ait olduğunu belirttiği için bu tâbir kullanılmıştır.

ŞÂHMEDÂRİYYE: Bkz. Medâriyye.

ŞÂKİRD: Farsça, öğrenci demektir. Fütüvvet yolunda bir sanata giren kişiye ve okul talebesine, eskiden şâkird denirdi. Şâkird, sanatta ustalaştığı zaman, ustası ona törenle peştemal (havlu) kuşatırdı.
Şakirdi ustasına peştemal kuşatır: Yetenekli öğrenciler hakkında kullanılan bir atasözü.

Şakirtleri taş yonarlar,
Yonup üstada sunarlar.
Çalab'ın ismin anarlar,
O taşın her paresinde.
Hacı Bayram Velî

ŞALVAR: Farsça, ağı geniş ve bol, uçkurla bağlanan, paçaları dar, alta giyilen, dış giysisi veya bir tür pantalon. Fütüvvet yoluna giren kişi, girdiği meslekte zamanla ustalaşır, olgunlaşırsa, ona belirli bir törenle, şalvar giydirilir, şed (kuşak) kuşatılır. Hırka nasıl tasavvuf erbabına ait ise, aynı şekilde şalvar da, fütüvvet ehlinin elbisesidir.

ŞAM: Arapça yanaktaki ben'e "Şame" denir, bu bir güzellik simgesidir. Farsça akşam demektir. Suriye'nin başkenti, bilindiği üzere Şam şehridir. Ferheng'de belirme (ta'ayyun) perdeleri ve çokluk olarak tanımlanmıştır.

Şam'dan çıktığım akşama dedim şâm-ı şerif.
Ali Rıza Paşa
ŞÂM-I GARİBAN: Farsça, garipler akşamı anlamında bir tamlama. Şia'ya göre, Hz. Hüseyin ve arkadaşlarının başına gelen musibetin akşamı (11 Muharrem gecesi), garipler akşamıdır. Birisinin ölüp defnedildiği günün akşamına da, garipler akşamı denir.

ŞAN: Arapça, şan, şöhret, durum, hal gibi manaları içeren bir kelime. Allah'ın her bir tecellîsi için, ilâhî bir hüküm vardır ki, buna "sân" denir. Bu sebeple varlık konusundaki hükmetme, bu tecellîye ve varlığın her anda değişimine uygun bir tesir iledir. Bu, İlâhî şân'a (veya şe'n) ait bir etkidir ki, varlık üzerine hâkim olan tecellî, değişimi (tağayyur) gerektirir. "O her gün bir şe'ndedir" (Rahman/29) şeklindeki Kur'an ifâdesinin mânâsı da budur. Bir kula Allah tecellî ettiği zaman, bu durum, Allah'a göre şe'n, kula göre hâl'dir.
Şânına düşeni işle: Allah için kullanılır. Ululuğuna layık olan, bağışlamaktır. Beni bağışla, anlamında bir söz.

ŞARAB: Arapça, içecek şey, anlamında bir kelime. Aşk ve mahabbet anlamına kullanılır. Coşkun aşk halleri ki, bu durumdaki kişi aşkta sadakat imtihanından geçer. Kemale erenlerin hali budur. Bu kelimeyle ilgili bazı deyimler şunlardır:
Şaraphane : Melekût âlemi, kâmil arifin iç dünyası.
Şarab-ı Puhte : Yıllanmış, kıvamını bulmuş şarap. Her türlü kayıttan, sınırlamadan kurtulmuş saf ve mücerred zevk.
Şarab-ı ham : Çiğ şarap. Dünyevî zevk ile karışık hayat.
Şarap-ı Tevhîd : Allah'ın zâtında mahvolup, her türlü maddî bağdan kurtulma.
İki türlü şarap vardır: Biri maddî, dünyevi, alkol ihtiva eden içilmesi haram olan içki, ki bu insanı içince sarhoş eder. Diğer şarap ise, aşk şarabıdır. Allah'ı sevmekten kaynaklanan zevkin sonucu olarak ortaya çıkan bir tür mestlik, melankoli hâli. Sûfîler bu bakımdan, içmeden sarhoş olanlardır, diye tanımlanır. Marifet, içmeden, manâ sarhoşu olmaktadır. Her iki sarhoşta ortak bazı özellikler vardır. Bunlardan biri, her ikisi için dış âlemin bir anlamı yoktur; sarhoşluk, her iki grubu dış dünya ile alakalı bir takım ilgilerden kesmiştir, ikisi arasındaki pek çok farktan bir diğeri de, şudur: Mânâ sarhoşunda, karaciğerden kaynaklandığı söylenen bir tür iç hararet, maddî şarab içende bulunmaz.

ŞA'RANİYYE: Abdülvahhâb Şa'ranî (ö. 973/1568) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu.

ŞATAH: Arapça, hareket, kıpırdama vs. gibi anlamları olan bir kelime. Konuşmada şatah, konuşurken ölçüyü kaçırmayı ifade eder. Aşırı tecellî ve feyz gelen velîlerden, bir takım şeriata uymaz gibi görünen sözler zuhur eder. Dıştan bakınca, bu sözlerin hiç bir mânâsı yokmuş gibi görülür. Ancak, sûfî'nin ruhanî yükselişte ulaştığı farklı varlık alanı açısından, o sözler ele alınınca, anlaşılmazlık durumu ortadan kalkar. Kanaatimizce, bir insan olan Hallâc'ın "Ene'l-Hak" sözünden önce, kuru bir ağaç kökünün "innî enallah (Ben Allah'ım)" diye (Kasas/30) dile gelip, insan gibi konuşup seslenmesini anlamaya çalışmak gerek. Fussılet/21'de ifade edildiği gibi, Allah her şeyi konuşturmaya kadirdir. Bu konuşturulan insanın elleri olduğu gibi, Kasas/30'da "ben Allah'ım" diye seslenen bir ağacın kökü, ve kendinden geçerek "Ene'l-Hak" diyen Hallâc-ı Mansûr da olabilir. Hallâc'ın ve benzerlerinin bu tür şatahat ifâdeleri, bilinçli söylenmiş değildir; kendilerine egemen olan bir halin sonucu söylemişlerdir. Allah tarafından intak edilmişler yani konuşturulmuşlardır. Vecd halinde bulunan sûfî, şeriata muhatap akıl tavrını aşmış, aklın kurallarının çalışmadığı farklı bir alana geçmiştir. O alanda, olaylar bütün olarak kavranır, o alanda zaman ve mekân olgusu söz konusu değildir, sürekli bir ân vardır, o sırada sadece o ân yaşanmaktadır, akıl alanında bulunan insan, zamanlıdır, mekanlıdır; olayları kesintili olarak, parça parça değerlendirmektedir, faaliyeti, zaman mekan boyutlarından azade değildir. Akıl üstü alanın kuralları ve özelliği, akıl alanında geçerli değildir, işte bir sûfînin şatahatını anlamak, o şatahatın söylendiği akıl ötesi alana geçmek ve o alanın kurallarına göre değerlendirmekle anlaşılabilir. Şeriat akla hitap eder. Sûfî, şatahat ibarelerini söylediği zaman, akılötesi durumu ile şer'î tekliften azade olur, o bu durumu ile şer'î teklife tabî olmayan bir çocuk, aklı bulunmayan bir (tür) deli mesabesindedir. Konuşan o değildir, yaklaştığı Mevlası, sevgili kulunun tutan eli, yürüyen ayağı, gören gözü, duyan kulağı ve konuşan dili olmuştur. Bu dost, artık Mevlası ile görür, onunla işitir, konuşur. "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı" (Enfâl/17) âyetindeki incelik de, işte bu hususla yakından alâkalıdır. Mevlâsma kavuştuğu (vuslat) sırada Hallaç, "ene"l-bâtıl" mı demeliydi? diyen bir sûfî liderin yanı sıra, Erzurumlu İbrahim Hakkı "Söyleyen Nasır idi, Mansûr andan tercemân olur" (Nasır: Allah, Mansûr: Hallâc-ı Mansûr) diyerek, şatahat olayını bir cümlede açıklama irfanını gösterir. Şathiyat ibarelerini ayıklık halinde iken konuşanın küfrü lâzım gelir ve buna şathiyyat denmez, kelime-i küfr denir. Dini, takva ve verâ ölçüleri içinde yaşayan bir kimsede, vecd halinde bu sözler zuhur eder, ayıklık durumunda bu sözleri söylemez, hattâ karşı çıkarsa (Bâyezid-i Bistâmî'de olduğu gibi) tekfir edilmemesi gerekir. Akıl başta iken söylenen ve küfrü gerektiren sözlere "Tammat" veya "Türrehât" (saçma söz) denir.
Yunus Emre'nin şeriata aykırı olmayan bir şatahat ifadesini şu şiirinde buluruz: Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü,
Bostan ıssı kakıyıp der: Ne yersin kozumu.
Yine bir başka şiirinde Yunus Emre şöyle der:

İş bu deme erince,
Üç kez doğdum âneden.
Nice yavru uçurdum,
Nice âşiyaneden.

Satha ait yazılan şiirlere "Şathiyye" adı verilir.

ŞATIR: Arapça, açıkgöz, hilekar demektir. Çeşitli anlamlarda kullanılmıştır: 1, Nefsi, kendisini batıldan uzaklaştıran, 2. Fütüvvet ehli, ayyâr.

ŞÂZİLİYYE: Ebu'l-Hasen Takiyyüddin Ali b. Abdullah eş-Şâzilî (593/1196-659/1260) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

ŞEB: Farsça, gece demektir. Gayb âlemi, ceberut âlemi, yokluk ve karanlıktan ibaret bulunması sebebiyle a'yân-ı sabite, nurlar, insanlık gibi tasavvuf? anlamları vardır. Şeb'le ilgili bazı deyimler şunlardır:
Şeb-i Miraç : Miraç gecesi, insan ruhunun Allah'a yükselmesi.
Şeb-i Kadr : Kadir gecesi. Sûfînin tam yok olma durumunda Hakk'ın varlığı ile bakî kalması.
Şeb-i hicran : Ayrılık gecesi.
Şeb-i yeldâ : Koyu karanlık gece. Sevâd-ı a'zam yani manevî fakirlik, salikin fenaya ermesi, aslî yokluğa dönüş.
Şeb-i bâr: Nurların sonu, bitişi, sevad-ı a'zam. Şebângeh : Geceleyin, hallere hâkim olma.

ŞEB-ÇERAĞ: Farsça, gece çırası demektir. Bektaşî tekkelerinde on iki köşeli, tas biçimindeki kandile verilen ad. Oniki köşe, oniki imama işarettir.

ŞEB-HANE: Farsça, gece evi anlamında bir kelime. Garip ve fukaranın, parası olmayanların, ücret ödemeksizin geceyi geçirmeleri için, hayır sahipleri tarafından yaptırılan binalara denir. Bu sosyal dayanışma kurumu, vakıf kayıtlarında "şeb-hâne" şeklinde geçer.
ŞEB-İ ARÛS: Farsça-Arapça bir tamlama, düğün gecesi, gerdek gecesi. Mevlevî ıstılahıdır. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi'nin ölüm gecesi (17 Aralık 1273 Pazar akşamı) hâtırası olarak yapılan merasime, şeb-i arûs töreni denir.
İkindi namazından sonra Kur'ân okumak, ve aynü'l-cem' yapılarak icra edilen bu merasimin gecesine Farsça Şeb-i Arûs dendiği gibi, Arapça olarak Leyletü'l-Arûs da denir.
Bu gecenin gülbanki şuydu:
"Pîş-i tura, pîş-i tura cân-ı men peyk der hazret-i sultan-ı men.
Vakt-i şerifler hayrola, hayırlar fethola, serler def'ola. Leyle-i arûs-i Rabbânî vuslat seray-ı Rabbanî vuslat seray-ı Sübhanî hakk-ı akdes-i Hüdâvendigârîde ân be ân vesile-i i'tilâ-yı makam ve füyûzât-ı rûhaniyyet-i aliyyeleri cümle peyrevanı hakkında şâmil ve âm ola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ Hû diyelim Hû..."
Bu tören, Batı'da yankılar uyandırmış olup, her yıl çok sayıda turist dış ülkelerden izlemek üzere gelir. Benzeri törenler, Ahmed Bedevî ve İbrahim Desukî Hazretleri İçin de yapılmakta ve ölüm yıldönümlerinde, mevlud olunmaktadır. Bu münasebetle, ney, kudüm ve def çalınır, semâlar yapılır. Mısır'da buna iyd (bayram) de denir.

ŞEB-KÜLÂH: Farsça, iki kelimeden oluşmuş bir ifâde. Gece külahı, gece başlığı demektir. Dövme yünden yapılan, bir karış veya daha kısa olan bu başlık, gece yatarken giyilir. Bal renkli ve beyaz olur.

Her dürr-i sitâre tab'ı nazmın,
Pirâye-i şeb-külâh-ı ma'nî.
Nef'î

ŞECERE: Arapça, ağaç demektir. Bir kimsenin mensup olduğu aileyi, sülaleyi dip dedelerden başlayarak gösteren soy ağacı. Tasavvuf okullarının dayandığı kişileri, ayrıldığı kollan gösteren semâya da şecere adı verilir. Buna silsilename veya ensâb kütüğü de denir. Tasavvufta şecere deyiminin yüklendiği mânâlar şunlardır: 1.) İnsân-ı Kâmil ki bu, tümel madde kitlesinin yöneticisidir. Zira insan-ı kâmil, her şeye incelikler yayan hakikat toplayıcısı (camiu'l-hakika) dır. O, arada bulunan bir ağaçtır. Onun vücûbî doğu ve imkânı batısı yoktur. Durumu bu ikisi arasındadır. Kökü süflî toprakta sabit, dalları yüce göklerdedir. Ehadiyyetü'l-cem'e mahsus zatî tecellî bu ağacın hakikatidir. "Ben âlemlerin Rabbi'yim" sırrı (Kasas/30) bu ağacın meyvesidir. Ruhanî hakikatler bu ağacın dallarıdır. 2) Şecere-i Tuba: Tuba ağacı. Marifet ve güzel ahlâk esasları. 3) Şecere-i ma'rifet: Ma'rifet ağacı.

ŞED: Arapça, bağlama anlamınadır. Eskiden kuşak ve peştemal gibi giysilere şed denirdi. Kuşak karnın üstünde düğümlenip uçları sarkıtılırdı. Çalışırken ayağa dolanmaması için, bu uçlar yukarı kaldırılır, koyuna sokulurdu. Fütüvvet yoluna giren çırağın, mesleğinde ustalaştığında, özel bir törenle, patronu tarafından beline kuşanan kuşağa şed, bu törene de, şed kuşanma töreni, denirdi. Bunun manası, tutulan yolda sabit kadem olmak, şeyhe tam teslimiyet ve vefâlılık olarak değerlendirilir. Rifaî, Sa'dî ve Bedevî tasavvuf yollarında şed, büyük merasimlerle bağlanırdı.

ŞED BAĞLAMAK: Uğraştığı sanat dalında başarılı olan ve maharet kazanan çıraklara, fütüvvet geleneğince, ustaları tarafından bir törenle kuşak kuşandırılır. Usta çırağına kendisine ilk şed'in kim tarafından bağlandığını (kuşak kuşandığını) anlatırdı. Her sanatın ilk piri, Fütüvvetnâme adlı eserlerde verilmektedir. Her san'atın pîrini bu eserler şu şekilde verirler:

1. Tüccarların piri Hz. Muhammed (s)
2. Gezginlerin piri Hz. isa (a)
3. Çobanların piri Hz. Musa (s)
4. Börekçilerin piri Varaka
5. Hurdacıların piri Avn ibn İmkân
6. Dellâlların piri Tayfur-ı Mekkî
7. Dökmecilerin piri Ubeydullah el-Bahrî
8. Sabuncuların piri Ahmed İbn Abdullah
9. Şerbetçilerin piri Muhammed ibn Abdullah
10. Çiftçilerin piri Hz. Adem (a)
11. Hallaçların piri Hz. Şît (a)
12. Marangozların piri Hz. Nuh (a)
13. Devecilerin piri Hz. Salih (a)
14. Sütçü ve Dülgerlerin piri Hz. İbrahim (a)
15. Terzi ve yazıcıların piri Hz. İdris (a)
16. Saatçi ve ekmekçilerin piri Hz. Zülkifl (a)
17. Tarihçilerin piri Hz. Lût (a)
18. Bağcıların piri Hz. Üzeyr (a)
19. Çulhacıların piri Hz. İlyâs (a)
20. Zırhçıların piri Hz. Davud (a)
21. Balıkçıların piri Hz. Yunus (a)
22. Berberlerin piri Selman-ı Farisi (r)
23. Mimarların piri Muhammed İbn Ebû Bekir
24. Kasapların piri Ebû Mihcen.
25. Bakkalların piri Adiy b. Abdillah
26. Sakaların piri Selmân-ı Kûfî
27. Hamamcıların piri Mansur ibn Kâsım-ı Bağdadî
28. Debbâğların piri Ahî Evran
29. İğnecilerin piri Ebu'l-Kâsım Mübarek
30. Kuyumcuların piri Nasr İbn Abdullah
31. Parfümcülerin (Attâr) piri Hüsam ibn Abdullah-ı Kûfî
32. Saraçların piri Ebu'n-Nasr b. Haşimiyyi'l-Bağdadî
33. Çıkrıkçıların piri Abdullah Habib-i Neccâr
34. Taşçıların piri Kasım İbn Nasrullah
35. Okçuların piri Sa'd İbn Ebî Vakkâs
36. Boyacıların piri Ömer İbn Abdullah es-Sabbâğ
37. Bardakçıların piri Abdulkahhar Medenî
38. Bahçıvanların piri Ebu Zeyd Baba Beten-i Hindî

Esnafın çırak çıkarmaları (yetiştirmeleri) devam ettiği sürece, şed bağlamak usûlü de devam etmiş ve bu on dukuzuncu yüzyılın ortalarında sona ermiştir.

ŞEF': Arapça, çift demektir. Yaratma olarak deyimlenmiştir. Kaşânî'ye göre, vâhidiyyet hazreti, ehadiyyet hazretine eklenmedikçe İlâhî isimler ortaya çıkmaz. İlâhî isimler yaratma ile gerçeklik kazanır. Bu sebeple tek (vitr), çift (şef) ayırımı yapılmıştır.

ŞEFAAT: Arapça, şefaat, aracılık demektir. Bir kimsenin dileğinin kabulü veya bağışlanmasını sağlamak üzere, Allah'a yakın bir veliyi vasıta-vesile yapması. Mesalâ, ya Rabbi! Hacı Bayram Velî'nin yüzü suyu hürmetine işlediğim günahları bağışla, şeklinde ki dua bu kabîldendir. Peygamberimiz (s), hayatta iken inananlar için Allah katında şefaatçi olmuştur, kıyamet günü de olacaktır ki, buna büyük şefaat (şefaat-ı uzmâ) denir. Doğrudan ölüden şefaat istemek şirk olarak değerlendirilir. Veren Allah'tır, müslümana yakışan da O'ndan beklemek ve ummaktır. Peygamberinizin (s) şefaati bile Allah'ın izni ile (Bakara/255) olacaktır. ŞEFKAT: Arapça, şefkat, merhamet anlamında bir kelime. Halka gerek duyduğu şeyi vermek, gücünün üzerinde onlara bir şey yüklememek, anlamayacakları tarzda hitab etmemek.

ŞEGAF: Arapça, gönlünü çekmek anlamında bir kelime. Kalbin üzerini kaplayan ince zar. Sevginin, kalbin zarına ulaşması durumuna şegaf denir. Kalp gerçekte, hayvanlarda da bulunan bu maddî kalp değildir. O insanın sırrı ve cisimlerin kuşatamadığı Rabbi anlama yeridir. Kalbin zarındaki sevgiden, sevginin şuura iyice yerleşmesi anlaşılmalıdır.

ŞEHADE: Arapça, gözönündeki, görülen, şahid olunan şeyi ifade eder. Şehidlik, şehid olarak ölme. Boğularak, vebadan ve garib olarak ölenlere şehid denir. En yüce şehadet mertebesi, Allah yolunda öldürülmektir. Bu sayılanlara küçük şehidlik denir. Bir de büyük şehidlik vardır ki, bu da iki kısımdır: 1) Yüce olanı: Allah'ı ayne'l-yakîn olarak mahlûkâtta görmektir. Meselâ, bir şeye bakıldığında Allah onda, infisâl, hulul, ittisal olmaksızın müşahede edilir. 2) Düşük derecede olanı: Sebebsiz, garazsız olarak Allah'a sevgi beslemektir.

ŞEHÂVİYYE: Muhammedi'ş-Şehâvi'l-Burhânî tarafından kurulmuş tasavvuf okulu. Burhaniyye'nin bir kolu.

ŞEHBAZİYYE: Seyyid Lal Şahbaz Garib tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Burhaniyye'nin kolu.

ŞEHİR-ŞÂR: Mutlak varlık. Hacı Bayram Velî'nin şiirinde Bektaş-i Velî'nin Menakıb'ında şar, gönül, kalp olarak değerlendirilir.

Şar dedikleri gönüldür.
Hacı Bayram Velî

ŞEHVET: Arapça, şiddetli arzu demektir. Nefsin bir şeyi şiddetle arzulaması. İki türlü şehvet sözkonusudur: 1) Varlığı gerekli olan, yok olduğu zaman insanın bedenine zarar getiren şehvet, 2) Olmadığı zaman, bedenin zarara uğramadığı şehvet. Kur'ân'da övülmeyen tarzda zikr olunmuştur: "insanlar için şehvetleri sevmek süslü gösterildi" (Âl-i imrân/14) "Sizler, kadınlar dururken, şehvetle erkeklere geliyorsunuz" (A'râf/81). Seyyid Şerif Cürcânî şehveti; nefsin hoşlandığı şey, nefsin bir şeye meyletmesi, şeklinde tanımlamıştır. İslâm'da şehvetleri yok etmek değil, terbiye etmek, meşru sınırlar içinde tutmaya çalışmak esâstır.

ŞEK: Arapça, şüphe demektir. Tasavvuf! olarak, sözünde, özünde gerçeklik olmayan kişiye "sekte kalmış" tâbiri kullanılır. Şüphesi kalmamış kişi "sekten, şüpheden arınmış" diye övülür.

ŞEKL: Arapça, karışık iş, bir şeyin sureti, hey'eti, durumu, şekil, uygun, benzer gibi anlamları olan bir kelime. Hakk'ın varlığı.

ŞEKÛR: Arapça, çok şükreden, şükredene karşılık veren, nimete garkolmuş vs. gibi anlamları olan bir kelime. Verildiği zaman teşekkür edene şâkir, verilmediği halde şükredene şekûr denir. Şekûr, gerçek manada Allah'a şükretmekten âciz olduğunu anlayan kişiye denir. Bu şuura ulaşan kişi, bütün gücünü kalbi, dili ve vücut organlarıyla şükre harcar. Kalbî şükür, inançla; dil şükrü, dil ile söylemek (tahdîs-i ni'met) le; vücud organlarının şükrü de, amel etmek suretiyle olur.

SEM': Mum, meş'ale anlamında Arapça bir kelime. Bu İlâhî bir nurdur. Sûfînin kalbini yakan İlâhî nurun pırıltısı, müşahede ehlinin kalbinde parlayan irfan nuru. Şem'-i İlâhî: Kur'ân-ı Kerim. Pervane kelebeği mumun etrafında döner, buna uzun süre devam eder, sonunda alevin çekici gücü onu kendi içine çeker, pervanenin tüm vücudu alev alev yanarak yok olur. Sûfînin durumu da aynen bunun gibidir, aşkın yakıcı alevine mübtelâ olur, bu ibtilâya devam eder, sonunda varlığı aşk ateşiyle aynîleşir, nihayet kendisi alev alev yanan bir ateş olur. Semâ'daki dönüş, pervanenin mum alevi etrafındaki dönüşünü sembolleştirir, semâda da aynı yanış, aynı ateş söz konusudur. Erbabına malûmdur.

ŞEMAİL: Arapça, tabiatlar, huylar anlamında çoğul bir kelime. Cemâl ve celâlin bir araya gelip birbiriyle uyuşması. Hz. Peygamber'i tasvir eden, ruhî ve fizikî yönünü anlatan eserler. Bazan olan, bazan olmayan hafif fakat sükûnu bozmayan cezbeye de denir.

ŞEM'İ OKUNMAK: Şem' Arapça'da mum, meş'ale demektir. Mevlevî tâbiri. Dört selamdan ibaret olan mukabelelerden, neş'eli geçenlerin tesirini bir kat daha artırmak amacıyla, okunan âyinlerden birinin adı. Âyin şu parça ile başlardı:

Şem'-i ruhuna cismimi pervane düşürdüm
Evrak-ı dili âteş-i sûzâne düşürdüm
Bir katra iken kendimi ummana düşürdüm
Ta'dad idemem derd-i derûnum elemim var,
Mevlâ'yı seversen beni söyletme gamım var.

ŞEM'İN KÜLÜNÜ ALMAK: Mumun fitilini kesmek anlamına bir söz. Bu iş, makası andıran bir âletle yapılırdı.

ŞEMS: Arapça, güneş demektir. Ulûhiyyetin ortaya çıkış yeri ve noksanlıklardan münezzeh mukaddes özelliklerin çeşitlenmesinin tecellî yeri olan nur. Güneş, diğer unsurî varlıkların aslıdır. Allah, varlığın tümünü, güneşte remz halinde yarattı. Tabiî güçler, onu, Allah'ın emriyle yavaş yavaş varlığa çıkarır. Güneş sırların noktası ve nurların dairesidir.

ŞEMSİYYE-İ HALVETİYYE: Şeyh Şemseddin Ahmed Sivâsî tarafından kurulmuş, Halvetîliğin kollarından bir tasavvuf okulu.

ŞEMS KOLU - VELED KOLU: Mevlevî tabiridir. Mevlevîlikte şube olmamakla birlikte, iki neş'e vardır. Mevlevîlerin bir kısmı tam ehl-i sünnettir. Nakşîliğin Halidî kolu gibi dine ve kurallarına en ufak taviz vermeksizin sıkı sıkıya bağlıdır, bir kısmı da tam İmamiyye mezhebine sâliktir, rinddir. Birincilere "Veled kolu" ikincilere "Şems kolu" denir.

ŞENGÎ: Farsça, güzel, zarif anlamına bir kelime. Hakk'ın, maddede tecellî eden nurları.

ŞEPPER-ŞÜPEYR: Arapça'da Hasan ve Hüseyin anlamlarını ihtiva eden Süryanice iki kelime. Bu isimler Hz. Harun'un iki oğlunun adı olup, Hz. Peygamber (s) tarafından, Hz. Ali (r)'nin oğullarına verilmiştir.

Şüpeyrü Şepper, mürşid ü rehber,
Sundular kevser Elhamdülillah
Üsküdarlı Hâşim Mustafa Baba

Bu beyt, "muhabbet" denen içkili Bektaşî sohbetlerinin en sonunda, sofra kalkacağı zaman, Gülbangden önce, besteli olarak topluca okunurdu.

ŞER: Arapça, kötülük demektir. Yokluk, zâtı bakımından sırf serdir. Zira adem (yokluk) Allah'a dayanmaz.

ŞERBET: Arapça, içecek demektir. İlâhî, feyz, ilâhî sevgi, aşk şarabı.

Hak'tan gelen şerbeti içdik Elhamdülillah,
Şol kudret denizini geçdik Elhamdülillah.
Yunus Emre

ŞERBETLEMEK : Yılan ve zehirli hayvanların zararından korunmak üzere, ocak adı verilen kişinin okuyup üfürdüğü şerbeti içirmesi olayına şerbetleme adı verilir. Bu işi daha ziyade Rifaî Şeyhlerinin yaptığı kaydedilir.

ŞERBETLİ : Şerbetlenen kişiye şerbetli denir.
ŞERBET VERMEK : Bedeviye tasavvuf okulu ıstılahındandır. Bey'at töreni yapılırken, mürşidin yaptığı telkin ve içirdiği şerbet için, şerbet vermek tabiri kullanılır. Şerbet, yedi şeyle birlikte verilirdi. Müridin çok cezbeli olması istenirse şerbet, nefes veya sirke ve sütle; orta seviyede cezbeli olması arzu edilirse, hurma, kara üzüm, kuru üzüm (veya kuru incir) ile; az cezbeli olması istenirse zeytinyağı ve su ile verilirdi.

ŞERH-İ SADR: Arapça, sadrın yarılması demektir. Salikin ruhundaki kabiliyetlerin gelişmesi, ortaya çıkmasını ifade eder. Hz. Resulullah'ın (s) Mirac'tan önce, üç boyutlu alanın ötesine yolculuğa hazır olması için Kabe yanında kalbi şerh edilmiş (yarılmış) idi. Tabii manevi olarak... Yücelere yapılacak yolculuk için bu zaruri idi. Sülük yolunda da ileriye doğru merhalelerin katedilmesi, aynı ruhi kapasitenin genişletilmesiyle ilginç bir paralellik arzeder. Üç kere şerh-i sadr olmadıkça, ruha ait kabiliyetler gelişme kaydetmezler. Şerh oldukça, tahammül artar; yükler, çileler dayanır hale gelir. Yani yük hafifler. "Sadrını yarmadık mı? Yükünü kaldırmadık mı? Ki (o yük ağırlığından) sırtını çatırdatma mış mıydı?" (İnşirah/1-3).

ŞERİAT: Arapça, yol, su kanalı demektir. Dinin zahirî (dış şekil) yönüne ait kaideleri veya dinin hukuk kuralları. Tasavvufa da, batinî hukuk veya batinî fıkıh denir.

ŞERİATTA BU BENİM, ŞU SENİN, TARİKATTA BU HEM SENİN HEM BENİM, HAKİKATTA NE SENİN NE BENİM: Bu söz "yer ve göklerin mirası Allah'ındır, ayeti kerimesindeki vahdeti anlatmak için kullanılır.

Bu gülistanda benimçün ne gül ne şebnem var;
Bu kudret ü ne tasavvuf ne biş ü ne kem var,
Bu çarşuda ne dâd ü sited ne derhem var,
Ne kuvvet ü ne taayyün, ne zahm ü merhem var,
Bu kârhânede bilmem neyim, benim nem var.
Nâbi

ŞERÎF: Arapça, şerefli demektir. Hz. Hasan (r)'ın neslinden gelenlere "Şerif", Hz. Hüseyin (r)'in neslinden olanlara da "Seyyid" denir.

ŞERKAVE: Cezûliyye kollarından olup, Bucad (Fas)'da yaygındır.

ŞERKAVİYYE: Halvetiyye'nin kollarındandır. Mısır'da yayılmıştır.

ŞERNUBİYYE: Burhaniye'nin kollarından biridir. Seyyid Şihabeddin Abdü'l-Abbas Ahmed b. Osman eş-Şernûbi'l-Maliki'l-Burhanî (ö. 994/1586) tarafından kurulmuştur.

ŞEVAHİDÜ'L-ESMA: Arapça, isimlerin şahitleri demektir. Eşyanın şevâhidi, dış âlemde haller, vasıflar ve fiiller sebebiyle, görülen farklılaşmadır. Rızık verilen (merzûk), rızk vericiye; diri dirilticiye; ölü öldürücüye şehâdet eder.

ŞEVAHİDÜ'L-HAK: Arapça, Hakk'ın şâhidleri demektir. Bu, dışta var olarak bulunan âlemin hakikatleridir. Zira, mükevvini (yaratıcıyı) gösterir.

ŞEVAHİDÜ'T-TEVHİD: Arapça, tevhidin şahitleri demektir. Tevhidin şevâhidi de, eşyanın ta'ayyünleridir. Herşeyin, kendisini başkasından ayıran, kendine özgü bir ta'yin ile ehadiyyeti vardır.

ŞEVK: Arapça, iştiyak ve özlemi ifade eden bir kelimedir. Kalbin, sevgilisine kavuşmak üzere çekilişine, veya sevgili anıldığında kalbin heyecanlanmasına şevk denir. Kalbdeki şevk, lambadaki fitile, Aşk da ateşteki yağa benzer. Allah'a iştiyak duyanın O'na yakın olacağını, yakın olanın neş'eleneceğini, neş'elenin de vuslata ereceğini kaydederler. Vuslatta derinleşenler için, müjdeler ve güzel bir varış yeri sözkonusudur. Şevk ile iştiyak arasında fark vardır. Şevk sahibi, kavuşma durumunda sükûn üzere iken, aynı durum iştiyak sahibi için söz konusu değildir.

ŞEYBANİYYE: Ebu Muhammed Yunus b. Yusuf eş-Şeybanî (öl. 619/1223) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

ŞEYDA: Çılgın, deli, aşk hastası (delice aşık) anlamında Farsça bir kelime. Cezbe halindekiler, meczublar, şiddetli sevgiyle coşup kendisinden geçenler için, bu terim kullanılır.

ŞEY'EN Lİ'LLAH: Arapça, Allah rızası için bir şey anlamındadır. Tasavvuf tarihinde çok az bir kısım tasavvuf erbabı, nefs terbiyesi için, müridlerini, geçici bir süre bir şeyler toplamaya yollarlardı. Onlar da "şey'en lillah" diyerek keşkülleriyle dolaşır, topladıklarını dergaha getirirlerdi. Dervişlerin topladığı bu yiyecekler, fakirlere dağıtılırdı. Buna, "Selmana çıkmak" da denirdi. Bu tabir, hizmet sonrası dua ve niyaz sırasında da kullanılırdı.
"Hizmetimin haklı hayırlısını dilerim, şey'en li'llah, Allah eyvallah" Mürid niyaz vaziyetinde bunu söyleyince, şeyh efendi de kısa bir gülbank ile mukabele ederdi.

ŞEYH: Arapça, önder, kabile başkanı, yaşlı adam anlamına gelen bir kelime. Tasavvuf okulu liderlerine şeyh denir. Şeyhler, kulu Allah'a Allah'ı kula sevdirmek isteyen kişidir. Fonksiyonu bakımından, müridleri halle terbiye etmesi bir yana bıkakılırsa, her şeyiyle bir öğretmen görüntüsündedir. Şeyh'in şeriat bilgisine sahib, fena makamını geçmiş, ahlâk-ı hamide (övülen ahlak) ile süslenmiş olması gerekir. Kendisi kamildir, bu yüzden kemale erdirir, yani mükemmildir. Şeyhler çeşitlidir: Sohbet Şeyhi, Ta'lim Şeyhi, Tarikat Şeyhi, Terbiye Şeyhi, İrşad Şeyhi, Teslik Şeyhi.
Şeyh ile ilgili bazı atasözleri şunlardır:
Şeyhin elini öpeceğine kendi elini öp: Eli öpülmeyecek sahte şeyhlerin de bulunduğunu veya elinin emeğiyle geçinmenin daha makbul olduğunu belirten bir atasözü.
Şeyhin kerameti kendinden menkul: Keramet satan sahte şeyhler için kullanılır.
Şeyhi şeyh eden müriddir: Bir şeyhin kemalatı, yetiştirdiği müridin kalitesinden belli olur.
Şeyh olmak kolay, derviş olmak güç: Dervişlik, teslimiyet demektir. Bu ise, çok zordur. Dervişliğin zor olduğu, bu sözle vurgulamıştır.

Şeyh uçmazsa kerametle eğer, o
Mutekitler uçurur, tâ be kamer
Yenişehirli Avni

ŞEYH POSTU : Şeyhlerin oturdukları posta, "Şeyh Postu" denir. Bu post, tüylü koyun derisinden olup, toplantı yapılacak mahalde en önemli yere serilirdi. Mihrab bulunan yerlerde, mihrabın sağına konurdu. Mevlevî şeyhlerinin kırmızı renkli postları kapıya göre, karşıya gelen sağ köşede serili olurdu.

ŞEYH-İ İMARET: imarethaneleri yöneten misafirleri karşılayıp ikramda bulunan zata şeyh-i imaret denirdi.

ŞEYH-İ NECDİ: Mecazi bir tabir olup şeytan anlamındadır. Bir Hadis-i Şerifte, şeytanın boynuzlarının Necid'den zuhur edeceği kaydedilir. Tabirin dayanağı muhtemelen, bu hadisi şeriftir.

ŞEYHİYYE: Ulâd Sidi Şeyh Şâzilî'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu (XIX. yüzyıl).

ŞEYHU'L-EKBER: Arapça en büyük şeyh demektir. Mutasavvıflar, Muhyiddin bin Arabi Hazretlerini büyük bir tasavvuf önderi saydıkları için, ona, "şeyhu'l-ekber" demişlerdir.

ŞEYHU'L-HAREM: Harem-i Şerifte Halife tarafından görevlendirilen zata, şeyhu'l-Harem denir.
Hac yolu üzerinde bulunduğu için Şam valileri hakkında da bu tabir kullanılırdı.

İman ise öyle ki, Şeyhu'l-Harem olsa,
Kur'ân'ı yakar, Kabe'yi beytü's-Sanem eyler.
Yenişehirli Avni
ŞEYHÜ'L-İSLAM: Osmanlıda, ilmiyye sınıfının başında bulunan zata, şeyhü'l-islam denirdi.

ŞEYHZADE: Arapça-Farsça şeyhin oğlu anlamında bir terim. Tarikat şeyhlerinin erkek evladına da şeyhzade denirdi. Bu, halk arasında hafifletilerek Şehzade diye telaffuz olur.

Şİ'BU'S-SADA: Terakki sırasındaki cem'u'l-farka denir. Bu yükseliş (Terakki) Vahidiyet Hazretinden, Ehadiyet Hazretine doğrudur. Zıddı Sadeu'ş-Şi'b'dir, ki Ehadiyyetten Vahidiyete iniştir. Fenadan sonra davet ve başkalarını kemale erdirmek üzere, beka haline geçiş, Sadeu'ş-Şİ'b olarak değerlendirilir.

ŞİHABİYYE : Sühreverdiyye'nin kollarından biri olup, Şihabüddin Ebu Hafs Ömer b. Muhammed es-Sühreverdî el-Bekrî (öl. 632/1234) tarafından kurulmuştur.

ŞİİR: Hacı Bayram, insanın seziş yüceliklerinden kaynaklanan şiir hakkında şunları söyler: "Nazm evliyanın keramatındandır" Tasavvuf erbabı şiiri zorlama ile değil, hal ile söyler. Sûfîler, rumuz ve istiareli anlatımlarla, içlerinde bulundukları halleri şiirle anlatırlar. Sûfîlerin önemli bir kısmı, güzel sanatın bu yönünden uzak durmamışlardır. Divan sahiplerinin çoğu sûfîlerdir.

ŞİKAYET: Türkçemizde de kullanılan Arapça bir kelime. Tasavvufta bela gelince, belayı gönderen Allah, kula şikayet edilmez, şikayet, Hz. Yakub (a)'un yaptığı gibi, (Hüznümü, kederimi ancak Allah'a sızlanırım, Yûsuf/86) yine belayı gönderen Allah'a yapılır.

ŞİKEFTİYYE: Şikeft, Farsça mağara demektir. Eskiden yolculuklarında mağaralarda kalmaları, sûfîlerin şikeftiyye diye anılmalarına neden olmuştur.

ŞİNNAVİYYE: Ebu Abdullah Muhammed Şinnavî (ö. 1208/1 61 9)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu, Ahmediyye'nin kollarmdandır.

ŞİŞE : Ar ve namus bir şişe gibi, kırıldı mı, bir daha tamir edilemez. Kalp, ar ve namus bakımından şişeye benzetilmiştir.

ŞİTÂB: Farsça, acele etmeyi ifade eden bir kelime. Makamlardaki marifet ve inceliklerin farkına varmadan gerçekleşen seyr. Bu seyr, bazen cezbenin etkisi ile, bazen de salikin amel ve ibadet etmesi, riyazet ve tasfiye ile meydana gelir.

ŞİVE: Farsça, güzellerin insanların hoşuna giden üslubu, tavrını ifade eden bir kelime. Cemal ve Celal tecellileri, arada bir ortaya çıkan hafif cezbe.

ŞÖHRET: Arapça, ün sahibi olmayı ifade eden bir kelime. Makam sahibi olma ve riyaset tutkusu. Tasavvuf yolunun önde gelenleri, bir insanın nefsinden en zor, en son çıkan hastalığın, riyaset olduğunu kaydetmişlerdir. Riyasetin, rüyaların sembolik dilindeki ifadesinin tilki olarak ortaya çıktığı kaydedilir.

ŞÖHRET AFETTİR : Makam, mal, mülk, pek çok kişinin düşmanlığını cezbeder. Tasavvuf erbabına göre, keşif, keramet ve ledün bilgisiyle tanınmak da, sıkıntılı bir şöhrettir. Zira kişiye bir tür benlik verir, etrafta toplanan insanlardan huzuru kaçar.

ŞUAYBİYYE: Ahmediyye'nin kollarından olup Şemsuddin Muhammed b. Muhammed b. Şuayb b. Ahmed b. Ali el-Hicazî eş-Şuaybî (ö. 1040/1630) tarafıhndan kurulmuştur.

ŞUH: Neşeli, cilveli vs. gibi anlamları olan Farsça bir kelime, ilâhî cezbe, İlâhî tecelli.

ŞUHÛD: Arapça, görmek, müşahede etmek demektir. Kaşanî şuhudu; Hakk'ı, Hak vasıtasıyla görmektir, diye tanımlar. Zıddı gaybettir. Ve bu gaybet, nefsin nazlarından uzaklaşıp görmemek anlamındadır.

ŞUHUDU'L-MUFASSAL Fİ'L-MÜCMEL: Arapça, mücmelde, ayrılmış olanın görülmesi demektir. Zat-ı Ehadiyyette çokluğu görmek.

ŞUHÛDÜL- MÜCMEL Fİ'L-MUFASSAL: Ayrılanda, mücmeli görmek anlamında Arapça bir ifade, Mufassal (çok) da mücmel (tek)'i görme.

ŞUKÛFE: Farsça, çiçek demektir. Yüksek mertebe, yüce makam.

ŞURB: Arapça, içmek demektir. Kula önce zevk (tadmak), sonra şürb (içmek), en sonra da reyy (kanmak) hali gelir. Bunlar, keşif halinde doğan ruhî nazlardır. Şurb için şu açıklama da yapılır: Temiz sır ve ruhların, varidat olarak gelen kerametler ile, karşılaşması ve bununla beslenmesi. Bu tıpkı su içmeye benzer. Salik, efendisine olan yakınlık müşahadesinin nurlarından kalbe gelenle, gıdasını alır.

ŞUREYHİYYE: Sahabilerden Ebu'l- Mukaddem Şureyh b. Hani b. Mazyedi'l-Harisî (ö. 87/705)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

ŞUR-ŞURİDE: Farsça, tuzlu, karışık, çığlık anlamlarına gelen bir kelime. Sur: Özel hal. Hal; Hakk'ın kelamını veya ibretli bir sözü duyanda, veyahut sema yapan salikte ortaya çıkan durum'a denir. Şuride: Dağınık, şaşkın, meczub, aşık; İlâhî cezbe çokluğundan hayretler içinde kalan salik.

ŞUTTARİYYE: Işkıyye'nin kollarından olup Abdullah Şuttar (ö. 1415)'a dayandırılır.

ŞÛÛN: Arapça, hal, rütbe, önemli iş, tabiat, ihtiyaç gibi anlamları olan şe'n kelimesinin çoğuludur. Şuûn-ı Zatiyye (zata ait işler): Zat-ı Ehadiyyetteki hakikat ve aynların nakışlarından ibarettir. Tıpkı ağacın, yaprakların, çiçek ve meyvelerin, tümünün birden, çekirdekte bulunduğu gibi. Bu, vahidiyyet hazretinde ortaya çıkar, kalem ile ayrıntılı hale gelir.
ŞUZİYYE: XII. Asırda Seb'iniyye'den doğmuş olup, göçebe tarikatıdır.

ŞÜKR: Arapça, bir kelime olup Türkçe'de de kullanılır. Yapılan iyiliği öğme anlamındadır. Nimetin değerini bilmek, ilim, hal ve amel ile olmak üzere üç türlüdür. Alimlerin şükrü dilde, abidlerinki fiilde, ariflerinki haldedir. Abdülkadir Geylanî, dil ile yapılan şükrün, nimetin Allah'tan olduğunu, kabul edip, onu halka bağlamamakla meydana geldiğini söyler. Kalp ile şükür de, "sendeki nimetlerin tümü, dışta ve içte, harekat ve sekenatındaki menfaatlerin, lezzetlerin cümlesinin, başkasından değil, ancak Allah'tan olduğuna, sürekli sağlam bir şekilde inanmakla, olur.
Şükredene şâkir, şükürden aciz olduğunu idrak edene de şekûr denir. Bu son acizlik durumu için Türkçemizde bazı atasözü ve deyişler vardır: "Bin dilim olsa şükründen acizim", "sonsuz şükürler", bir de ayet-i kerim'e: "Şükrederseniz arttırırım" ibrahim/7.

ŞÜKRÂVİZ: Farsça'dır. Sûfîlerin başlarındaki taçlara sardıkları parçaya "şükraviz" veya "risale" denir.

ŞÜRÛD: Arapça, ürküp kaçmayı ifade eden bir kelime. Hakikat menzillerinden uzaklaştıran sıfatlardan kaçmak, hukuka yapışmak. Tusî, Şürûd'u anlatırken şöyle der: Salik'in hayatı boyunca sığınma durumunda olması ve ayıklığını, sıdk üzere bulundurması gerekir. Aksi halde, üzerine şürûd varid olur ve herkesten, bu durumdan kurtulmak üzere dua talebinde bulunur hale gelir. Eğer sık sık vecd sohbetlerinde bulunursa, o zaman şürûddan (ürküp kaçmaktan) kurtulur. Şürûd'a masiva'dan Hakk'a kaçış da denir.

ŞÜŞTERİYYE: Ebu'l-Hasen Ali b. Abdil-lahi'ş-Şüşteri'n-Nimeyrî (ö. 668/1269)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

ŞÜTÜR: Farsça, düzensiz, acılı, tatlılı, deve gibi anlamlar ifade eden bir kelime. İnsaniyet.
__________________
Şahin çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 10.12.07   #18
Şahin
Şahin isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
Şahin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üye No: 2
Üyelik Tarihi: 03.12.07
Nerden: Bursa
Konular: 5336
Mesajlar: 8.778
Teşekkür Sayısı: 2.449
Teşekkür 2.616 Kez 2.004 Konusuna
Rep Gücü: 77
Rep Puanı: 2132
Standart

T

TA'ÂM: Arapça, yemek demektir. Tasavvuf! edepler arasında az yemek önem taşır. Cüneyd-i Bağdadî, Allah'ın rahmetinin, sûfîlerin üzerine üç yerde indiğini söyler ki bunlar: Yemek yedikleri zaman; onlar yemeği ancak yeterince yerler. Aralarında ilim müzakeresi yaparken; sûfîler sadece evliyanın hallerini anlatırlar. Sema yaptıklarında; onlar, ancak hakkan işitirler. Sûfiler çok acıkmadıkça yemezler, yediklerinde de ölçüye dikkat ederler. Yine sûfîler, sofrayı ganimet bilmez, yemek yerken aşırıya kaçmaz ve başkalarına da yük olmazlar.

Az yemekten evliya olur kişi,
Az yiyenlerin hakdır teşvişi,
Çok yiyenlerdir ibâdet etmeyen,
Çok yiyendir doğru yola gitmeyen.
Eşrefzâde

TA'N ETMEK: Arapça, ta'n dürtmek demektir. Kınamak ve aleyhde bulunmayı da ifade eder. Ta'n eden bizden, ettiren ise bizden değil: Bu, taş atan bizden, attıran bizden değil anlamında da kullanılır. Bu söz, tasavvuf yoluna giren kişinin, bağlı bulunduğu yola tenkit getirecek davranışlarda bulunmaktan sakınması, ölçülü olması ve dikkatli konuşması gerektiğini bildirir. Bu konuda Kur'an'da da şu mealde bir uyarı vardır: "Onların Allah'tan gayrî taptık (ilah) larına sövmeyin, sonra onlar da bilmeyerek Allah'a söverler..." (En'âm/108).

Zâhid bize ta'n eyleme
Hak ismin okur dilimiz
Sakın efsane söyleme,
Hazrete varır yolumuz.
Bezcizade Muhyiddin

TÂ'AT: Arapça, itaat, muvafakat, emre boyun eğme gibi anlamları ihtiva eden bir kelime. Seyyid Şerif tâatı, bir emre isteyerek muvafakat etme, şeklinde tanımlar. Tâat ona ve Mu'tezile'ye göre, Allah'tan başkası için caiz olup, bu, irâdenin muvafakatidir (Emrin değil). Sülemî, tâatın nedenini, cehennem korkusu, cennet ümidi ve Allah'ın rızasına bağlar. İbadete verilen mânâlardan biri de tâattir. Allah'ın emirlerine uyana muti veya ehl-i tâ'at denir.

TA'AYYÜN: Arapça belirme, anlamında bir kelime. Vahdet-i vücuddaki zattan ilk ortaya çıkan, beliren varlık mertebesine, ta'ayyün-i evvel (ilk belirme); ikinci varlık mertebesine de ta'ayyün-i sânî (ikinci belirme) denir. Ta'ayyünler cüz'î ve küllî olmak üzere iki türlüdür.

TAB: Tabiat, mizaç anlamlarında Arapça bir kelime. Her şahsın hakkında, kendisiyle ilmin öne geçtiği şeye tab' denir.

TABAKA: Mertebe, menzile hal anlamlarını içeren Arapça bir kelime. Şeyhlerle buluşma, onlardan tasavvuf eğitimi alma ve aynı yaşta olanların oluşturduğu cemaate tabaka denir.

TABAKAT: Arapça, tabakalar, mertebeler anlamında çoğul bir kelime. Biyografileri, toplu olarak ihtiva eden kitaplar.

TABİ'AT: Tabiat, seciye, karakter anlamlarında Arapça bir kelime. Cürcanî bunu, "cisimlere sirayet eden bir kuvvet olup, cisim onunla tabiî olgunluğuna ulaşır" diye tanımlamıştır.

TABİB-İ RUHANÎ: Arapça, maneviyat
doktoru demektir. Seyyid Şerife göre, maneviyat doktoru arif bir kişi olan şeyhtir. O, bu tıb ile kemâle erdirir, doğruya iletir. Eğer islâm'da bir psikolojiden bahsedilecek ise, en mükemmel psikologlar, sûfîlerdir. Zira onlar insanın iç âlemini keşfe çıkmış, durmak bilmeyen gezgin-kâşiflerdir.

TABİRNAME: Arapça ve Farsça iki kelime-den meydana gelen bir sözcük, yorum mektubu anlamında. Uykuda görülen rüyaları yorumlamak üzere yazılan kitaplara, tabirname denir.

TÂC: Farsça, süslü başlık anlamında bir kelime. Hükümdarların resmî günlerde, başlarına giydikleri murassa başlık. Bazı şeyh ve dervişlerin başlarına giydikleri çeşitli şekillerdeki külah, tâc olarak adlandırılır. Bu taca bakarak, giyen kişinin hangi tarikat-ten olduğu anlaşılırdı. Bu tâc, dövme yünden yapılırdı. Mevlevîlerin giydiği taca, sikke adı verilir. Tacın üst kısmına kubbe, başa geçen kısmına lenger denir. Tâcname : Taç geleneğini rivayetleriyle bildiren, her tarikatın taçlarını, şekillerini, destârlarını tesbit eden kitaplara denir.

TAÇ GİYDİRİLMEK: Şeyhler tarafından müridlere törenle taç giydirilme töreni. Tasavvuf yolunda ilerleyip, olgunlaşan ve bu şekilde irşâd seviyesine gelenlere, şeyh tarafından taç giydirilir, ellerine de mühürlü bir "icazetname" veya "hilâfetnâme" verilir ki, bu bir tür diplomadır. Hırka da aynı durumda olanlara, törenle giydirilirdi. Meselâ Kâdiriyye tarikatında Şeyh, Fatiha suresini okur, Allah ve Peygamberimiz (s) den vekâlet kastederek, kendi eliyle hırkayı giydirir. Ondan sonra tarikat silsilesini okur ve şunları söyler: "Benim şeyhim Ahmed Efendi, bana mübarek eliyle giydirdi ve ona da şeyhi Hüseyin Efendi giydirdi. Ona da şeyhi Es'ad Efendi giydirdi..." bu isim silsilesini sonuna kadar okuyarak "ben dahi şeyhimin giydirdiği minval üzere sana giydiriyorum" der, veyahut icazetnameyi okur, tören bu şekilde sona ererdi.

TAHAKKUK: Arapça, gerçekleşme demektir. Kâşânî, "Hakk'ı isimlerinin şekilleri olan âlemlerde görmektir. Bu durumda mütehakkık, ne Hak ile halktan, ne de halk ile Hak'tan perdelidir" şeklinde tanımlar. Hafnî de bu terimi şöyle tarif eder: "İnandığı kişi (Allah'ın) huzurunda sürekli durduğunu kalben anlamak". Bu, bir tür ihsan manasınadır. Yine, sûfînin Allah'ın verdiği ilimle, İlâhî hakikate erip, o hakikatle mütahakkık olursa, bu duruma tahakkuk denir. Serrâc, kulun hakikati bulmak ve Hakk'a ermek üzere bütün gücünü sarfetmesine tahakkuk, der. Bu durumdakilere ehl-i tahkîk veya ehl-i tahakkuk adı verilir.

TAHALLÎ: Bir şeyin tatlı ve hoş olması, süslenmek gibi manaları ihtiva eden Arapça bir kelime. Kötü huyları terkedip, güzel huylarla bezenmeye tahallî denir. Söz ve davranışlarda sadıklara benzemeye tahallî denmekle birlikte, sırf dış benzeme yeterli değildir. Zira, Hz. Peygamber (s), imanın temenni ve tahallî ile olmayacağını, kalpte duyulup, amellerin de onu doğrulaması şeklinde ortaya çıkması gerektiğini söyler. Kur'an ahlâkı, bir müslümanın süsüdür. Hz. Peygamber'in bu ahlâkla tam anlamıyla mütehallî olduğunu görüyoruz.

TAHALLÎ: Arapça, terketmek, boşlamak, yalnız başına kalmak gibi mânâları olan bir kelime. Tasavvufta ise, kişinin kendisini Hak'tan alıkoyan şeylerden yüz çevirerek halveti tercih etmesidir, şeklinde açıklanır. Bu mânâda tahallî, uzlet, yani insanlardan ayrılmadır. Nefsinden ayrılıp Allah'a yönelmek de tahallî olarak değerlendirilmiştir.

TAHARET: Arapça temizlik demektir. Şeriatta, belirli azaları, özel şekilde yıkamaya taharet denir. Bir sûfî için, en sevimli şey, taharet ve nezâfettir: Elbiseyi temiz tutmak, misvak kullanmaya devam etmek, yaz-kış her Cum'a günü yıkanmak, güzel koku sürünmek, akar sulardan hoşlanmak, gusle devam, abdest üzerine abdest almak. Kalp temizliği; onu şüpheden, çekememezlikten, şirkten ve töhmetten kurtarmakla olur.

TÂHATTUM: Yüzük takmak, bilmez görünüp susmak, bir şeyi saklamak mânâlarını ihtiva eden Arapça bir kelime. Ariflerin kalbi üzerinde bulunan Hakk'ın alâmeti.

TÂHAYYÜR: Arapça, hayrete düşmeği ifade eder. Matlûbuna ulaştığı sırada arif kişilerin kalplerine inen şey. Bazı sûfîler tahayyürü şöyle tanımlar: Tahayyür; önce vuslat, sonra fakr sonra da şaşkınlığa düşmek şeklinde ortaya çıkar.
TÂHİR: Arapça, temiz olan demektir. Allah'ın, kendisine karşı gelmekten koruduğu kişiye denir. İçe ait tâhir, Allah'ın vesvese, hevâcis ve ağyardan koruduğu kişidir.

TÂHİRÜ'L-BÂTIN: Bâtını temiz olan anlamında Arapça bir tamlama. Allah'ın vesvese ve şeytanî fikirlerden koruduğu kişiye denir.

TÂHİRÜ'S-SIR: Sırrı temiz olan mânâsında, Arapça bir tamlama. Allah'tan bir an bile gafil bulunmayan kimseye denir.

TÂHİRÜ'S-SIR VE'L-ALANİYYE: İçi ve dışı temiz olan demektir. Arapça tamlama. Allah'ın ve kullarının haklarına uyan kişi için kullanılan bir tâbirdir.

TÂHİRÜ'Z-ZÂHİR: Dışı temiz olan anlamına Arapça bir tamlama. Allah'ın günah işlemekten koruduğu kişiye denir.

TAHKÎK: Arapça, gerçekleştirmek anlamında bir kelime. İlâhî isimlerin şekillerinde Hakk'ın zuhur etmesine denir. Kulun gerçeği elde etmek üzere, bütün gücünü zorlaması. Cürcanî, tahkiki, bir şeyi delil ile ispatlamak olarak tanımlar.

TAHLİYE-İ BÂTIN: İçi boşaltmak anlamında Arapça bir ifâde. Gönül dünyasında, Allah'tan başka herşeyi silip süpürmek.

TAHT: Farsça, hükümdar koltuğu anlamında bir kelime. Bektaşî tâbiri olarak, Meydan'daki makamların en büyüğüdür.
Diğer makamlarda olduğu gibi, burada da niyaz olunurdu. Tarikata yeni giren kişi, rehberinin delâleti ile buraya geldiğinde, ona burası şöyle tanıtılırdı: "Buna taht derler. Emr-i Sübhanî ile ve Selmân-ı Pak marifetiyle Hazret-i Peygamber-i Alışan için kurulan minber-i Resûlullah'tır". Şeyhlerin, alem, taç, taht gibi maddî dünyanın sultanlarının kullandığı eşyaları kabul etmeleri, zaman zaman, sûfîlerdeki siyasî eğilime işaret sayılmıştır.

TAKDİS: Temizlemek, birini mukaddes kılmak anlamında Arapça bir kelime. Allah'ı, Hanlığına yakışmayacak şeylerden temiz kılmak, yüce tutmak; şirk, ayıp ve noksanlardan kesin olarak ve tamamen berî saymak, takdîs şeklinde tanımlanır.

TÂK-I EBRU: Keman kaşlı anlamında Farsça bir tamlama. Sâlikin, ihmalkâr davranışta bulunarak, bulunduğu dereceden düşmesi.

TAKINİYYE: Rafızî bir tasavvuf okulu.

TAKIYYE: Arapça, korkmak, sakınmak anlamında bir kelime, inancını, yer ve zamana göre saklayarak, taşıdığının aksine bir inancı sergilemek.

TAKÜD: Gerdanlık takmak, taklid etmek anlamında Arapça bir kelime, insanın yapmasında, etmesinde ve konuşmasında başkasına uyması. Başkasının sözünü delilsiz, hüccetsiz kabulden ibarettir. Başkasını taklid edene "mukallid" (taklidçi) denir. Bunun mukabili, tahkiktir. Tasavvuf ıstılahında taklîd; hâl ve makam ehlinin sözlerini söylemek, ancak ahlâklarıyla ahlâklanmamak, olgun olmadığı halde onlar gibi olgun gözükmeye çalışmaktır. Tahkîk ise bunun tam tersidir ve önemlidir. "Allah taklidimizi tahkîk etsin" duası, erbab-ı tasavvuf için tekâmüle ulaşma arzusunu belirtir.

TAKVA: Arapça, korkma, sakınma, kaygılanma anlamında bir kelime. Cürcanî bu terimi, icabettiren fiillerden kendini uzak tutarak korunmak şeklinde tanımlar. Takvanın dışı Allah'ın hududunu muhafaza, içi de ihlâs ve niyettir. Takva; dini daha derin bir anlayışla yaşama olayıdır, dinde hassaslıktır. Takvada, ruhsattan kaçış, azimetle amel ediş söz konusudur. Bu yüzden, her ne kadar müftüler bir konuda fetva verseler de, sen, yine kalbine danış, derler. Takvayı üçe ayırırlar: 1. Avamın takvası: Bu sahibini ebedî cehennemden korur, 2. Havassın takvası: Sahibini cehenneme girmekten korur. 3. Ehassın takvası: Sahibinin cennette derecesini yükseltir ve Allah'ı müşahedeye lâyık kılar.

TALİB: Arapça, taleb eden, isteyen demektir. Tasavvuf okuluna kaydını yaptırma durumundakilere tâlib denir. Tasavvufta, hedefe ulaşana kadar dört dereceden söz edilir: Tâlib, mürid, sâlik, vâsıl. Tâlib ilk derecedir. Tâlib eskiden hemen tasavvuf okuluna alınmaz, önce, bir süre durumu incelenirdi. Bazen işin altından kalkıp kalkamayacağını denemek üzere, hazırlık dersi yaptırılır bu aşamada başarılı olanlara, esâs ders verilirdi. Günümüzde görüldüğü gibi, bir kişinin paçasından, kolundan tutup zorla, gönüllü gönülsüz tasavvuf yoluna sokulmazdı. Sülûka kabul ediliş, çok ciddî bir konu idi. Bu sebeple, "men talebe ve cedde vecede" (isteyen ve bu isteğinde ciddî olan hedefe ulaşır) denmiştir. Yine bir isteklinin, tasavvufa girmeyi arzu etmesi durumunda, ona sünnet üzere bir istihare yapması tavsiye edilir, istiharedeki manevî işarete göre, tarikata kabul edilir veya edilmezdi.

Tâlib olan tutar mürşid elini,
Hakka verir ol dem can ü dilini,
Tığbend ile bağlar mürid belini,
Mürşidin pendini tutmak sezadır.
Mehmed Ali Hilmi Dede Baba

TALİBİYYE: Sale'de küçük bir Fas tarikatı.

TAMME: Arapça, su taşkını, kıyamet ve âfet gibi mânâları olan, Arapça bir kelime. Nâzi'ât suresinin 34. âyetinde "Tamme-i Kübrâ geldiği zaman..." ifadesiyle geçen bu kelime, kıyamet günü anlamında kullanılmıştır. Maşları rastgele te'vil etmek.
Kendini gösterme, kendini satma. Sülukun başlangıcında sâlikin dilinden dökülen marifetler. Şatah ifadeler.

TAMS: Bir şeyin izini silme, belirsiz yapma anlamında Arapça bir kelime. Beşerî sıfatların gizliliklerinin, Rubûbî nurlara ait sıfatlarda kaybolması, yani kulun sıfatlarının Hakk'ın sıfatlarında yok olmasıdır. Kaşanî de yakın manada olmak üzere, seyr ü sülük yapanın sıfatlarının, tam olarak nurların nuru (Hakk) nün sıfatlarında yok olmasıdır, der. Bunu kısaca kulun, beşerî özelliklerinin İlâhî hüviyete bürünmesi şeklinde tanımlamak mümkündür.

TAMTAM KAPU: Mevlevi tâbiri, Konya'da Mevlânâ türbesinin kuzey tarafında, mescidin sağlamlaştırılması için yapılan dayanak duvarı altında, kadınlar kafesine çıkılacak kapının açılıp kapanmasından meydana gelen sesten kinaye olarak kullanılırdı. Bu kapı şimdi mevcut değildir.

TAMU: Cehennem demektir. Türkçe bir kelime. Gice gündüz işleri kamu Korkarım yerleri ola tamu. Süleyman Çelebi

TARAB: Arapça, çırpınmak, sevinçten zıplamak anlamlarını ihtiva eden bir kelime. Cürcanî, tarab'ı sevinç veya hüzünden dolayı, insana gelen hafiflik diye tanımlar.

TAREK: Farsça, başın tepe kısmına denir. Tacın dilimlerine târek adı verilir (bkz. Terk)

TARÎK: Arapça, yol demektir. Alevîlerce kutsal sayılan ve kayın ağacından kesilerek hazırlanan 70-75 cm. uzunluğundaki sopaya denir. Tarîk'a aynı zamanda, "Evliya", "Erkân", "Dest-çub", "Serdeste" adları verilir. İki musâhib, törende ölü taklidi yapar, dede de yeşil kılıfından çıkardığı tarik'ı,

Hâl erenler halidir
Yol erenler yoludur
Gafil olman gaziler,
Gelen üstâd elidir

Bismi Şah, destur-ı halife, Allah, Muhammed, yâ Ali diyerek, o musahiplerin sırtlarına üç kere değdirir. "Diyelim kalkmasına bir Allah" deyince, her ikisi de ölümden sonra dirilmiş gibi kalkar, dedenin ayaklarını öperler.
TARİF-HAN: Arapça-Farsça, açıklama yapan demektir. Eskiden tekke ve camilerde, namazdan önce, Peygamberimizin (s) ve İslâm büyüklerinin özelliklerine dâir yüksek sesle cemâate açıklamalarda bulunan görevlilere denirdi. Bu tâbir, vakfiyelerde geçmektedir.

TARİKAT: Arapça, yol demektir. Bu kelime bir bakıma metot, usûl anlamına gelir. Şeyh denilen bir öğretmen nezâretinde, istekli (mürid veya tâlib) nin, Allah'a ulaşma, yani sürekli Allah tefekkür ve bilincini (ihsan) kazanma konusunda takip ettiği usule veya metoda, tarikat adı verilir. Tarikat, bunu gerçekleştirmek maksadıyla, farz ve vacibin ötesinde bir takım nafilelere, özellikle sünnetlere ağırlık verir. İlk devirde sûfîler, kendilerinden daha deneyimli durumda olanlardan yararlanmakla birlikte, bugün bildiğimiz şekliyle teknik mânâda tarikat kurmamışlardı. Tari-katlaşma (veya organize tasavvuf) hareketi, yaklaşık XII. yüzyıldan itibaren başlamıştır. Tarikatlar, şeriata bağlı olan ve olmayan diye, ikiye ayrılır. Tarikatları, 1) Tarîk-ı Ahyâr: ibâdet ve takva yoluna ağırlık veren tarikat, 2) Tarîk-ı Ebrâr: Nefse çile çektirme yönü özellik kazanan tarikat, 3) Tarîk-ı Şuttâr: Aşk ve vecd ile hedefe ulaşmayı amaçlayan tarikat olmak üzere, üçe ayrımak da mümkündür. Tarikatlar, zamanla kollara ayrılarak iyice çoğalmışlardır. Zikri, tefekkürî (sessiz) çeken tarikatlar olduğu gibi, dil ile açıktan çekenler de vardır. Kimi tarikatlar, zikri oturarak, kimi de ayakta yapar. Şeriat, tarikat, hakikat üçlemini kısaca şöyle anlatmak mümkündür: "Şeriatta şu senin bu benim; tarikatta, şu senin, bu da senin: hakikatta, şu ve bu, ne senin ne de benim, her ikisi de Allah'ın". Tarikatlar, kurucusu olan Şeyhlerin adlarıyla anılır: Meselâ, Hacı Bayram Veli'nin kurduğu tarikata, Bayramiyye; Hacı Şaban Velî'ninkine Şa'bâniyye; Hacı Bektaş Veli'ninkine de Bektaşîyye denir. Cürcanî, tarikatı, makamlarda yükselip menzilleri kat ederek Allah'a ulaşan sâliklere mahsûs gidiş, şeklinde tanımlar.

Şeriattır tarikatın kapısı
Tarikattır hakikatin yapısı
Hakikattir marifetin tapısı
Marifet gevheri hazinetullah.
Mehmet Ali Hilmi Dede Baba

TARİKAT CİHAZI: Tarikat mensup-larının sırtlarına giydikleri elbise, başlarına giydikleri külah, ayaklarına giydikleri papuç, ellerinde taşıdıkları asa (baston), bellerine takındıkları kemer, sırtlarındaki hırka vs. gibi şeyler hakkında kullanılan tâbirdir.

TARİKATÇI: Mevlevi tâbiridir. Tarikata yeni girenlere, tarikat usûl ve erkânını öğretmekle görevli bulunan dede-ye, tarikatçı denir. Buna pîş-kadem veya ser-tarîk de denir. Çelebi Efen-di'nin yardımcısı makamındadır.

TARİKATÇI KÖÇEĞİ: Köçek, Farsça küçik'den bozmadır, küçük manasınadır. Bu, bir Mevlevî tâbiridir. Tarikatçının hizmetinde bulunan cân'a verilen addır.

TARİKATÇI MEZARI: Mevlevî tâbiridir. Mevlânâ'nın türbesinin Babü's-Selâm'dan girilince, sol tarafında bulunan mezarlığa verilen isim.

TARÎK-I AHMED-İ MUHTAR: Arapça, seçilmiş Ahmed (Hz. Muhammed-s-)'in yolu anlamına, Os-manlıca-Farsça usûl üzere yazılmış bir tamlama. Hz. Muhammed (s)'in yolu. Bütün sûfiyye tarikatlarının hepsi, Tarikat-ı Muhammediy-ye(s) dir.

TÂRİK-İ DÜNYA: Arapça, dünyayı terke-den kişi demektir. Dünya ile alâkasını kesen, uzlete çekilen (misantrop) kişi için kullanılan bir tâbirdir.

Târik-i dünyâ geçünür derbeder,
Der tama itme bana, kendi eder.
Vâhid

TASARRUF: Arapça, bir işte hareket etmek, bir işin içine girip idare etmek, gibi anlamlan olan bir kelime. İnsanlara, eşyaya, çeşitli şekillerde etki etmek, onları idare etmek, Allah'ın çok yakın dostlarına bahşettiği bir lütuf ve keramet olarak tanımlanan tasarruf olayında, "attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı" (Enfâl/ 17) âyetinde ifade edildiği gibi, gerçek fail Allah'tır. Sûfiler bu durumu, maşayla sobadan ateş alan adamın haline benzetirler. Sobadan ateşi alan maşa mıdır, yoksa adam mı? Bu misalde, Allah dostunun yeri maşa'dır. Abdülkâdir Geylânî gibi bazı büyük velîlerin, öldükten sonra da tasarruf ettiği, sık sık nakledilir. Tasarruf için ism-i azam başta olmak üzere, bazı Esmâ-yı İlâhî ve bazı me'sûr ibareler kullanılır. Ancak bu gibi esmanın etki edebilmesi, kişiye bağlıdır. Yani tesir için, Hz. İsa ağzı gereklidir. Tasarrufta gerçek fâillin kul olduğuna inanmak, şirktir, zira gerçek fail Allah'tır. Tasarrufta etkili olanlara el-Bâzü'l-Eşhel (tuttuğunu koparan doğan kuşu) adı verilir.
TASAVVUF: Arapça, yün giymek anlamında bir kelime. Kul ile Allah arasında ihsan olayının gerçekleşmesi, veya kulun ihsan vasfını kazanmasının yollarını gösteren bir ilim. Batinî fıkıh. Tasavvufun binden fazla tarifi yapılmıştır. Her sûfî, içinde bulunduğu hale göre, tasavvufu tarif etmiştir. Halvetî şeyhi, Ömer Ruşenî Dede'nin manzumesi, çeşitli tasavvuf tanımlarını 'içermesi açısından önem arzeder:

TASFİYE: Arapça, arındırma, saflaştırma demektir. Tasavvuf erbabına göre insan, Allah'ın katında iken, tertemizdi, oradan bu âleme gelip nefs hırkasını giyince, o temizliği gitti, kirlendi. işte insanın bu dünyada, tekrar melekût alemindeki temizliği kazanması, nefs kirinden arınmasıyla mümkün olur ki, bu arınma işine tasfiye denir. Tasfiye-i nefs tâbiri de, aynı anlamdadır. Diğer bir anlamda, kişinin, Kur'ân-ı Kerim'de çizilen programa göre bir hayat sürdürmesi ve hayat boyu ondan zerre kadar şaşmamasıdır. Hareketleri, kafasından geçirdiği düşünceleri islâm'a aykırı olmama halindeki kişi saflaşmış, olgunlaşmıştır.

TASI OKUMAK: Tas, Türkçe su içmeye yarayan kaba denir. Cinleri toplamak amacıyla, tasa doldurulan suya, efsun okumak manasında bir tâbir. Cinciler, hastaların el ve yüzlerini bu suyla yıkadıkları takdirde iyileşeceklerini söylerler.

Olup bir zaman ol dahi münkatı'
Hemen tas okurlardı lâ yankatı'
İzzet Molla

TASLİYE: Arapça, birinin ardından gelmek, dua etmek gibi anlamları olan bir kelime. Bu, zikreden hakkında kullanılan bir tâbir olup, ehl-i zahir, ehl-i bâtın, evliya, enbiyâ ve ehl-i huzur kişiler için rahmetin var oluşunu ifade eder.

TAŞRA MEYDANCISI: Mevlevî tâbiri. Konya'daki ana dergahta, büyük Mevlevî tekkelerinde iki meydancı dede bulunurdu. Birine "içeri meydancısı", diğerine de "dışarı meydancısı", yani "taşra maydancısı" denirdi. Küçük dergâhlarda taşra meydancılığını, kazancı dedeler yaparlardı. Meydancı dedeler direkt olarak şeyh'in emri altındaydılar. Bu dedelerin görevi; yaptığı gezilerde şeyhe arkadaşlık etmek, dergâhın iç ve dış hizmetlerini görmekti.

TATAVVU: Arapça, yumuşamak, kendini itaate getirmek, nafile ibâdet yapmak anlamlarını ihtiva eden bir kelime. Cürcanî, farz ve vacipten ayrı yapılan ibâdetleri, nafile olarak tanımlar. Bu, şer'î mükellefiyetin dışındadır; tasavvufta önemi büyüktür. Farzlar ve vacipler, sûfîlerce fevkalade titizliği gerektiren tekliflerdir. Nafile denilen ve farzın, vacibin dışındaki ibadetler de , takva ve vera gereği olarak büyük önem arzederler. Bu husus şöyle zincirleme bir sıra arzeder: Edeblere önem vermek gerek. Edebi kaybeden sünnete bağlılıkta za'fa uğrar; sünneti yaşamakta za'fa uğrayan vaciplerde gevşek davranır. Vacibde ihmal gösteren, farzı uygulamakta za'fa uğrar. Farzlarda titiz olmayanın da imanı zayıflar. Bu formül çerçevesinde, edeb ve sünnetlere önem vermek, farzlara verilen önemi güçlendirici olarak görülür. Farzları tam yapan, kulluğu tam yapmış demektir. Bir kimse tam anlamıyla kul olursa, artık o tevhid ehlidir. İşte bu yüzden Hallâc-ı Mansûr, ruhsatları terkettiğini, dört mezhebin zor (azimet) yanlarından kendine yeni bir mezhep oluşturduğunu ve onunla amel ettiğini söyler. Mesela Hallaç, vera gereği olarak, her vakit namazını gusül abdesti ile kılardı. (K. Ahbâri'l-Hallâc) Azimetle amel, tasavvufta vazgeçilmez bir unsurdur.

TAVUSİYYE veya TAUSİYYE: Taûsu'l-Haremeyn (Tâvûsu'l-Harameyn) lakabıyla tanınmış Ebu'l-Hayr İkbal'e dayandırılan bir tasavvuf okulu. Cüneydiyye'nin kollarından biridir.

TAVAF: Arapça, dönmeyi ifâde eden bir kelime. Kişinin kendi mahiyetini, sınırını, menşeini ve bulunduğu yeri anlamasından ibarettir. Kişinin ilminin, gücünün, hayatının, iradesinin, konuşmasının, görmesinin ve duymasının (ki hepsi şer'î tavaftaki gibi yedi özelliktir) Allah'a râci olduğunu anlaması, bu bilince ulaşmasına tavaf denir. "Onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli olurum..." hadisi, bu hususa delâlet eder. Tavâfu'l-İfâda: İlâhî feyzin devam etmesini sağlamak üzere, manevî yükselişi sürdürmek. Tavâfu'l-Vedâ': Hal yolu ile Allah'a ulaşan hidayete, denir.

TAVALİ' : Arapça tâli' kelimesinin çoğuludur, pırıltılar ve doğuşlar anlamını ifade eder. Kaşanî bunu şöyle tanımlar: Kulun iç alemine doğan ilk tecelliye denir ki bu, onun ahlâkını, özelliklerini, içini aydınlatmak suretiyle güzelleştirir. Tavâli, levâih ve levâmi'den daha güçlü ve kalıcıdır.

TAVÂRIK: Arapça, kapı çalanlar, gece gelenler ve doğanlar gibi anlamları olan çoğul bir kelime, tekili târık'tır. Gece münacât sırasında, kulun kalbine doğan müjdeci bir ilham.

TAVASSUT: Arapça, orta yolu tutmak, bir şeyin ortasında bulunmak anlamında bir kelime. İnsana ait berzahtan ikincisi. Bu, Rahman? hakikatlar vasıtasıyla insanlık köleliğinden kurtulmaktır.

TAVAŞİYYE: Nureddin Ali b. Abdillahi't-Tavâşî'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu. Kadiriyye'nin kollarından biri.

TAYBİYYE: Cezûliyye'nin Quezzen'deki Fas kolu.

TAYFURİYYE: Ebâ Yezid Tayfur el-Bistâmî (ö. 261/874)'nin bağlıları bu isimle anılmaktadır. Buna Bâyezidiyye de denilir.

TAYLASAN: Arapça, sarığın yukarıdan bırakılan sarılmayan kısmına denir. Bu, ya sağa ya da sola sarkıtılır. Bazen iki taylasan olur, biri sağa diğeri sola sarkıtılır. Taylasan, bazan aşağı sarkıtılmadan çene altından dolandırılır ki, buna "çene altı" anlamında olmak üzere "Tahte'l-Hanek" denir.

TAYY-I ZAMAN ve TAYY-I MEKAN: Tayy, Arapça dürülmek anlamını ifade eder. Allah'ın, dostlarına bahşettiği kerametlerden biri de, Miraç gecesinde Hz. Peygamber (s)'in yaşadığı türden olmak üzere, onlara bir anda, uzun mesafeler kat' ettirmesidir. Zaman ve mekanla kayıtlı insan bedeninde, zaman ve mekan sınırlamasından kurtulmuş "ruh" denen varlığımıza (veya özümüz) dayandırılmak ile anlatılması basitleşen bu olay, evliya biyografilerinde sık sık rastlanır.

TAZİYYE: Şeyh Ebû Salim İbrahim et-Tâzî'ye dayandırılan ve Medyeniyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu.

TE'AVVUZ: Arapça, sığınmak, korunmak anlamında bir kelime. Sûfî.cismanî veya ruhanî hayatında şeytanın hücumuna maruz kalırsa veyahut Allah'tan başka genel olarak neyle mübtelâ olursa, Allah'a sığınır.

TEBER: Farsça, balta demektir. Bir sapa geçirilmiş, keskin yüzü kavisli, sapının iki ucuyla, keskin yerinin ters tarafından birer sivri ve süngü tarzında çelik bulunan sapından başka her yeri yekpare yapılmış bulunan keskin balta. Gezgin dervişler, yolculukta yırtıcı hayvan ve düşmandan korunmak için, ellerine teber alırlardı. Bu teberin "bir yüzlü teber", "iki yüzlü teber" diye iki türü vardır. Teber, Osmanlı ordusunda savaş âleti olarak kullanılmıştır. TEBETTÜL: Tebettül, Arapça inkitâ1 yani kesilmek demektir. Bu ifâde Kur'ân-ı Kerim'de geçer: "Kendini tam olarak Allah'a ver" (Müzzemmil/7). Bir kişinin kendini dünyadan çekip tamamen Allah'a vermesine, tebettül denir. Hakikati müşahede etmek üzere, isteklerden ve hazlardan tam anlamıyla sıyrılmak. Hz. Fatıma'nın lâkabı, Betûl idi ki, dindar, iffetli anlamınadır. Ayrıca hiç evlenmemiş kadınlar için, Betûl tâbiri kullanılır.

TECELLÎ: Arapça, açık ve zahir olmak demektir. Kaşanî ve Cürcanî'ye göre; gaybden gelen ve kalbde ortaya çıkan nurlara tecellî denir. Her ilâhî ismin tecellî ettiği yere ve yöne göre, tecellînin kendisinden çıktığı gaybler yedidir: 1. Gaybu't-Hak, 2. Gay-bu'l-Hafâ, 3. Gaybu's-Sır, 4. Gaybu'r-Rûh, 5. Gaybu'l-Kalb, 6. Gay-bu'n-Nefs, 7. Gaybu'l-Letâifi'l-Bedeniyye. Bu gayblerin açıklaması şu şekildedir:
1. Gaybu'l-Hak : Hakk'ın gaybî ve ona ait hakikatlardır.
2. Gaybü'l-Hafâ : Ev Ednâ mertebesinde en hafi temyiz ile mutlak gaybdan etki alan gaybü'l-hafâdır.
3. Gaybü's-Sır : Kabe Kavseyn mertebesinde, hafî temyiz ile gaybet-i ilâhîden ayrılan gaybu's-sırdır.
4. Gaybü'r-Rûh : O da tâbi-i emri de temyiz-i ahfâ ve hafî ile ayrılan sırr-ı vücudî mertebesidir.
5. Gaybü'l-Kalb : Bu da, ruh ile nefsin kucaklaştığı yer olup, sırr-ı vücûdîyi istilâ mevkiidir ve cemî-i kemalin ehadiyyeti kisvesinde sırr-ı vücudînin ortaya çıktığı süslü gelin sandalyesidir.
6. Gaybü'n-Nefs : Bu da manevî manzaralara ısınma (yakınlaşma) derecesidir.
7. Letâif-i Bedeniyye Gaybi : Bu da toptan ve tafsilâtlı olarak latifelerin hak kazandığı şeyi keşfetmek üzere, fikrî nazarların atıldığı yerdir.

Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken,
Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana.
Avnî

Yine tecellînin ikiye ayrıldığını görürüz: 1. Ruhanî tecellî, 2. Rabbani tecellî.
Rabbanî tecellî de, ikidir: a) Ulûhiyyet tecellîsi: Bu, Hz. Mu-hammed (s)'e mahsustur, b) Rubûbiyyet tecellîsi: Hz. Musa'ya mahsus olan tecellî (A'râf/143).

TECELLÎ-İ ASAR: Arapça, eserlerin tecellî etmesi (ortaya çıkması) demektir. Cismanî şekilde, gözle gördüğümüz, şu şehâdet âlemi.

TECELLÎ-İ EF'ÂL: Arapça fiillerin (eylemlerin) tecellî etmesi (ortaya çıkışı) demektir. Allah'ın fiilerinden birinin, kulun kalbine açılması. Yolun başında olanlar (mübtedî) için burası korkulu ve ayak kayacak tehlikeli bir yerdir. Burada sapıtmamak ve yanılmamak gerek. Bu mertebeyi atlatan tecellî-i esmâ'ya geçer. Mahiyetini erbabı bilir.

TECELLÎ-İ ESMA: Arapça, isimlerin tecellîsi (ortaya çıkışı), demektir. Allah'ın güzel isimlerinden birinin, kulun kalbine açılması. Bu tecellî meydana gelince kul, o ismin nurları altında öylesine mağlub olur ve şaşırır ki, Allah'a o isimle seslense, Allah ona karşılık verir. Sülük mertebelerinin dördüncüsünde, tecellî-i esma olayı zuhur eder.

TECELLÎ-İ RAHÎMÎ: Arapça, Rahîm olan (Allah) a ait tecellîyi (ortaya çıkışı) belirten bir ifade. Allah tarafından, inananlara, sıddıklara verilen kemalâta Tecellî-i Rahîmî adı verilir. Buna, tecellî-i hâs da denir. Marifet, tevhid, rızâ, teslim, tevekkül, yasaklardan şiddetle kaçınmak şeklinde ortaya çıkan bu tecellîler sayesinde, mü'min, kafirden; mutî, âsîden; olgun, noksandan ayrılır.

TECELLÎ-İ RAHMANI: Arapça, Rahman olan (Allah) a ait tecellîyi (ortaya çıkışı) ifâde eden bir sözcük. Allah tarafından mevcudata bahşedilen varlık, ki bu tecellîye, tecellî-yi âm denir.

TECELÜ-İ SIFAT: Sıfatlara, ait tecellîyi (ortaya çıkışı) ifade eden Arapça bir sözcük. Allah'ın sıfatlarından bir sıfatın, kulun kalbinde ortaya çıkması. Allah'ın sıfatlarından biriyle, mesela işitme sıfatıyla tecellîye maruz kalan bir kimse, cansız varlıkların zikrini işitir hâle gelir. Buna, "Hakka'l-Yakîn" makamı denir.

TECELÜ-İ SIFÂTÎ: Sıfatlara ait tecellîyi ifade Arapça bir sözlük. Mebdei, zatdan ayrılıp, ortaya çıkacak (belirecek) şekilde, ilâhî sıfatlardan biriyle meydana gelen tecellîye denir.

TECELÜ-İ ŞUHÛDÎ: Arapça, şuhûdî (gözle görülür şekilde) ortaya çıkışı ifade eden bir sözcük. Nur adını almış olan varlığın, ortaya çıkışı, için kullanılan bir tâbirdir.Yani tecellî-i şuhûdî, Hakk'ın yaratmış olduğu kâinatta, isimlerin ortaya çıkışıdır ki buna, nefs-i Rahman da denir.

TECELLÎ-İ ZATÎ: Arapça, zâta (öze) ait tecellî (ortaya çıkış) demektir. Sıfat söz konusu olmaksızın, zâtın başlangıcı olan tecellî için kullanılan bir tâbirdir. Zat tecellîsi; esma ve sıfat tecellîsi vasıtasıyla olur. Onlarsız olmaz. Hakk'ın zatının, mevcudata, perdeler ardından (isim ve sıfat perdeleri) tecellî etmesi zarurîdir.

TECERRÜD: Arapça, soyunmak anlamında bir kelime. Allah'tan gayri her şeyden sıyrılıp, Allah'a yönelmek. Bu durumda olanlara ehl-i tecrîd denir.

TECESSUD: Arapça, cisimlenme demektir. Ruhun cesedleşmesi. Batıdaki parapsikoloji çalışmalarında bu olaya, reflek-siyon veya materyalizasyon denir. Veli'nin ruhunun başka bir yerde bedenî olarak gözükmesi. Bazen, ölen velî için de aynı durum söz konusu olmaktadır. Mânâ varlıklarının maddeleşmesine, Kur'ân-ı Ke-rim'deki Hz. Cibril'in, Hz. Meryem'e tam bir insan gibi temessül etmesi (Meryem/17), Hz. ibrahim'e insan şeklinde 3 meleğin gelmesi (Zâriyat/24-29), Cibril'in Dıhye şeklinde vahiy getirmesi, şehid olduktan sonra Mus'ab b. Umeyr'in kılığına giren bir meleğin, savaş alanında sancak elinde savaşa devam etmesi vb. gibi olaylar, te-cessüdün varlığına delil kabul edilir. Muhyiddin Arabi'nin şeyhlerinden 110 yaşındaki Fatıma'nın tefekkür ederek okuduğu Fatiha suresinin manasının tecessüdle insan haline gelip, kendisine hizmet etmesi de, bu kabil olaylardan sayılabilir. Cinler de maddîleşebilir.

TECRÎD-TEFRÎD: Arapça, yalnız başına kalmak, tek tek yapmak, soyutlanmak vs. gibi anlamları olan iki kelime. Sâlikin dışını mal ve mülkten, içini de karşılık bekleme anlayışından arındırması. Tecrîd, malik olmamak; tefrîd, memlûk olmamaktır. Tecrîd, kalbi Allah'tan başka şeylerden uzak tutmak; tefrîd, Hakk'ı sânına layık olmayan sıfatlardan yüce tutmak, O'nu ferd (eşsiz, benzersiz) olarak görmek.

Meslek-i tecrîddir feragat evi,
Terk-i mal eyle hanümandan geç. Fuzulî

TEDANİ: Arapça, yaklaşma demektir. Mukarreblerin miracı. Mukarrabinin miracı verasetsiz (bi'l-esâle) olursa, "kâbe kav-seyn" mertebesine ulaşır. Verâset-i Muhammediyye ile olursa, "ev ednâ" mertebesine varır. Bu mertebe "rakikatü"t-tedânî"nin başlangıcıdır.

TEDBÎR: İşi idare, etmek, sonunu düşünerek bir iş yapmak gibi anlamları bulunan, Arapça bir kelime. Hayırlı olduğunu bilmekle bir şeyin sonu üzerinde düşünmek. İşleri, sonlarını bilmek suretiyle yapmaya çalışmak . Allah hakiki tedbîr sahibi, kul ise mecazen tedbîr sahibidir. Takdire yapışmanın, tedbiri terkten ziyâde, en yüksek tedbire sırtı dayamak şeklinde yorumlanması gerekir. Avamımın maddî tedbiri ile, havassın mânâdaki tedbiri arasında, önemli nitelik farkı vardır. Sûfîyyenin tedbiri terkeylemek sözünden, avammın anladığı manadaki tedbiri terketmek anlaşılmalıdır. Zira sûfî, Hz. Peygamber (s) in yolundan giden ve O'na sımsıkı bağlı kalan kişidir. O'nun tavsiye ve öğretisine rağmen, tedbir'den uzak kalması düşünülemez. "Kim Allah için olursa (yani Onun rızasını kazanmak üzere çabalarsa), Allah da onun lehinde (yani umurunu üzerine alır) olur" hadisi, kanaatimizce bir tür tedbiri içermektedir. Biz sûfiyyenin tedbiri terkden, neyi anladıkları üzerinde biraz daha düşünmek ve yorum yapmak gerektiğine inanıyoruz ki, tedbîr her halükârda esastır, terkedilmez.
TEDEBBÜR: Arapça, düşünmek demektir. İki tür te-debbür vardır: a) Mev'iza tedebbürü: İnsanın kendisi ve durumu hakkında düşünmesi, b) Hakikat ve mükâşefe tedebbürü: Kur'ân okurken manası üzerinde tefekkür etmek. Bu tefekkür ariflere mahsus bir tefekkürdür.

TEDELLÎ : Arapça, sarkmak demektir. Mukarrabîn'in son mertebeye yükseldikten sonra, ayıklık veren bir alana inişini ifade eder. Hakk'ın kutsal olan zâttan inişi. Burada kastedilen kudsî zat, öyle kudsî bir zâttır ki, Allah'tan gayri hiç bir istidad, ister geniş, ister dar olsun, oraya ayak basamaz.

TEEMMÜL: Arapça, derin tefekkürü ifade eden bir kelime. Sûfîlerin, uzlet halinde enfüs ve âfâktaki hikmetler üzerinde derin düşüncelere dalmasına, teemmül denir. Sonunda bu teemmül, Allah üzerinde süreklilik kazanır. Derin tefekküre, Batı'da meditasyon adı verilir.

TEFEKKÜR: Arapça, düşünmek demektir. Sûfîlere göre iki türlü tefekkür vardır: Biri iman ve tasdikten doğup istidlal sahiplerine, diğeri ashab-ı şuhûda mahsustur. Her iki halde de sûfî Allah'ın zâtını değil, nimet ve kudretlerini düşünür. Cürcanî tefekkürü, kalbin iyi ve kötüyü ayırdeden lambası olarak görür.Ona göre, tefekkür sahibi olmayan kalp, karanlıklar içinde boğulur, kaybolur. Tefekkür, hikmeti yakalayan bir ağ olarak da tanımlanır.

TEFEKKÜR-İ MEVT: Arapça, ölümü düşünme demektir. Nakşî ıstılahıdır. Gizli zikre başlamadan, önce, beş veya on dakika kadar, kul, zihinsel planda ölümü yaşar, tadar, ve onu kaçınılmaz biçimde şuurun derinliklerine yerleştirir. Azrail'in gelişi,
canını teslim edişi, musalla taşına yatışı, tabuta konuşu, sevdiği kişilerin ve malının kendisini yapayalnız bırakarak, tek başına kabre girişi, kabrin zifiri karanlığı. Münker Nekir meleklerinin sual sorması, sırat hesap, Cennet, Cehennem, vs. gibi halleri gözü yumuk vaziyette, düşünce planında yaşar. "Vaiz olarak ölüm yeter, ey Ömer!" sözünde anlatılan hedefe ulaşmak üzere yapılan bu uygulama, kişiyi ölmeden önce ölmeye ve ölümü sevmeye, psikolojik olarak ona hazırlanmaya sevkeder. Zira ölümle sevgili Mevlâ'ya kavuşulacaktır.

TEFERRÜC: Arapça, açılmak, genişlemek anlamında bir kelime. Manen yükselen sâlikin, ruhî bir miraç yapması, ulvî-süflî bütün âlemlerde yolculuk etmesi, her şeye yukarıdan bakması.

Ne orda yânem tağılam, ne dara çıkam boğulam,
İşim bitince yürüyem, teferrüce geldim anî.
Yunus Emre

TEFE'ÜL: Arapça, fal açmak, fala bakmak anlamındadır. Bakla, kahve telvesi, kum gibi şeylerle fala bakmayı uygun görmeyenler, Hafız'ın Divan'ından fal bakarlardı. Rastgele açılan sayfanın ilk, orta ve son beyti esas alınarak yapılırdı.

TEFRÎD: Arapça, teklemek, tek başına yapmak vs. gibi anlamları olan bir kelime. Şekillerden, karışıklıktan uzaklaşmak, hallerde infirad etmek, vecdde vecde ulaşmak. Tefrîd, yapılan işlerin sırf Allah için olmasıdır ki, bu durumda salik nefsini görmez, halkı dikkate almaz, bedel beklemez. Böylece hallerin derinliklerinde te-ferrüd edilir, halleri verende gaybete erilir, ondan korkulmaz.

TEFRİKA : Arapça, ayrılık demektir. Dünyaya, masi-vaya dalmak, cem'den uzak kalmak. Meşguliyet sebebiyle, hatırın gayb âleminden uzak kalması, Tefrika, cem'in akabindedir. Hal ve bazlarının arasını ayırmaya tefrika denir.
Cem asıl, tefrika ferdir. Fer' olmadan asi olmaz, tefrikasız cem zındıklıktır. Cem'siz tefrika inkarcılıktır. Cem'i gözönünde tutmadan tefrikaya işaret eden kişi. yaratıcıyı reddetmiş, tefrikayı dikkate almadan cem'e işaret eden de, Hakk'ın kudretini inkar etmiş olur.

TEFVÎZ: Arapça, bir işi, bir kimseye havale etmek anlamında bir kelime. Herşeyi Allah'a havale etmek, herşeyi Allah'tan beklemek. Tevekkül ise, "Tefvîz"in bir dalı gibidir. Tefvîz'in teslimle arasındaki fark çok azdır.
Teslim ehli, işini teslim ettiğinden, kendisine gelene bazı kere razı olmaz. Teslim ve tefviz, vekâle açısından birbirlerine yakınlık arzederler. Muhsinlerin ve diğerlerinin tefvizi, her işlerini Allah'a bağlamaları şeklinde ortaya çıkar. Şühedânın tefvizi, kendisine çekildikleri Hakk'a karşı sükûn üzere olmalarıdır. Sıddiklerin tefvizi, tecelli çeşitlenmeleri açısından, ilâhî güzelliği düşünmeleri şeklindedir. Bu grup, tek tecelli kaydından kurtulmuştur. Mukarreble-rin tefvizi, mahluklar hakkında kalemin cereyanını gördüklerinde, sızlanıp yakınmazlar, varlıkta hiçbir şeyi tasarrufa kalkışmazlar, işi mülkü tasarrufta serbest olan Allah'a havale ederler. Bunlar Allah'ın sırlarını yaymaya eminler ve edipler (umenâ ve udebâ)dır. Bu yüzden başkalarından üstün olmayı istemezler.

TEHECCÜD: Arapça, gece namazı için uyanmak veya uyanık kalmak demektir.
"Gece senin için nafile (ziyade) olarak gece namazına kalk...." (isrâ/79)
Teheccüd, ümmet-i Muhammed (s)'in günahlarına kefarettir. Peygamber efendimize (s) vâcib, ümmetine sünnet olan bu namaz en az 4, en fazla 10 rek'at olarak kılınır.

Eyledi teheccüd şebân gah
Kalbinde dururdu haşyetullah.
Lâ-edrî

TEHLÎL: Lailaheillallah demek, anlamında Arapça bir kelime.
Kelime-i Tevhid zikri, sûfiyye arasında, sulukta çok önemli bir uygulama olarak görülür. Hadis: "Zikrin en faziletlisi, Lailaheillallah, duanın ise, Elhamdülillah'tır" (Ibn Mâce. Edeb, 55).

TEHZÎB: Arapça, fazlalıkları kesip ıslah etmek, acele etmek, terbiye etmek, özetini çıkarmak vs. gibi anlamları bulunan bir kelime. Hâl ve kal bakımından, şeriata uygun düşmeyen her şeyden arınmak. Ahlakı güzelleştirmek.

TEKBÎR: Arapça, yüceltmeyi ifade eden bir kelime. Mevlevî tabiridir.
Mevlevîliğe yeni giren (nevniyaz) in başına sikke giydirilmesi münasebetiyle kullanılan bir tabir. Mevlevîliğe yeni kabul edilen nevniyaz, deneme safhasında, on sekiz gün geçirdikten sonra, Kazancı Dede tarafından, başına sikke, sırtına da bir hırka giydirilirdi.
Sikke, bir merasimle giydirilirdi. Kazancı Dede önce Sikkeye bir dua okur, sonra da onu yeni kabul edilen canın başına geçirir, bu yapılan işe de "Tekbîr" adı verilir.

TEKELLÜF: Meşakkatli bir işi üzerine almak anlamında Arapça bir kelime. Tekellüfü (zorlama, yük olmayı) terket-mek, sûfilerin ahlâkındandır. Bu, insanları gözönünde tutarak nefse yüklenmek şeklinde olur ki, sûfiyye ahlakına aykırıdır.

TEKKE: Tekke, Farsça'da dayanacak yer demektir. Tasavvuf erbabının, oturup kalkmalarına, sülük çıkarmalarına, âyin yapmalarına mahsus yere, tekke denir. Taşradan gelecek dervişlerin kalabileceği özel odaları ve mutfağı bulunur. Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde, tekkeler sosyal, ekonomik, moral, ilmî, hatta siyasî fonksiyonlar icra ediyorlardı. Küçük tekkelere "zaviye", büyüklerine "hânkâh", "dergah", merkezi pozisyonda olanlara da "âsitâne" denir. İlk tekke, Remle'de Ebu Hâşim el-Kufî (ö. 150/765) tarafından kurulmuştur. Erken dönem tekkelerine "Savma'a" adı da verilmiştir. Mecazi olarak tekkeye "harabat", "humhâne", "âteş-gede", "meyhane" denir.

Olalı müntesib-ı aşkın ey mâh
Tekkeden tekkeye koşmaktan usandım billah.
Muallim Naci

TEKKELİ : Nakşibendî tasavvuf okulu mensuplar, için kullanılan bir tabirdir.

TEKKE-NİŞÎN: Farsça, tekkede oturan demektir. Tekkede yatıp kalkan orada ikamet eden dervişlere tekkenişîn denir.
TEKKE ORTASI : Yeniçeri Ocağı'nın kırkıncı ortası hakkında kullanılan bir deyimdir.

TEKKEYE HİZMET EDEN TEKKEDEN GEÇİNİR : Tekkede manevî tekamül eğitiminden geçen dervişler, tekkenin çeşitli hizmetlerini görürler, bu arada, yeme içme, barınma gibi ihtiyaçlarını da orada giderirlerdi. Atasözünün ortaya çıkışının ardında yatan espri budur. Yine aynı espiri doğrultusunda olmak üzere, "Tekkeyi bekleyen çorbayı içer" şeklindeki atasözü kullanılır.

TEKKEYE KURBAN GELMEK : Sâlik tekkeye, hayvanı yönünü Allah rızası için terbiye etmek üzere gelir. Orada nefs hayvanı kurban edilir. Onun için, tekkeye gelen kişide, "kurban" olma amacı ön plandadır.

TELBÎS: Arapça, birbirine karıştırmak manasına bir kelime. Bir şeyin, zıddı olan sıfatıyla ortaya çıkmasına, telbîs denir. Tecellî edilenin, elbisesini giymesi, onun sıfatıyla ortaya çıkması.

TELEF: Arapça, helak olmak, heder olmak demektir. Telef, ölümden ibarettir. Ölüm ve helak olma (telef), vakti gelince helak olması beklenen şeye denir.

TELKİN; Arapça, birine bir söz anlatmak, öğretmek, dikte etmek anlamlarında kullanılan bir kelime. Tarikata yeni giren kişiye şeyhin zikir öğretmesi. Cenaze defnedildikten sonra, hocanın, kabir suali ile alakalı olarak yaptığı konuşma veya seslenişe, telkîn denir. Özellikle Mevlevîlikte, şeyh, müride telkinde bulunduğu için, o müride, ölünce telkîn verilmez. Onun yerine, mezarın etrafında halka olup zikir çekerler ve şu gülbankı okurlar:
"Vakitler hayrola, hayırlar fethola, serler defola. Garka-i garik-ı Rahman derviş Ahmed Efendi'nin ruhu Şadû handan, hâcesi hoşnud ola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, Sırr-ı Şems-i Tebrizi Kerem-i İmam Ali, Hû diyelim Hû."
Halka verdiği öğütleri kendisi tutmayan kişilere: "Halka verir talkını (telkini), kendi yutar salkımı." denir.

TELVÎN-TEMKÎN: Renkten renge girme, ve mekan tutma anlamlarında Arapça iki kelime. Telvîn, bir halden diğer hâle geçmeyi, veya bir makamdan diğer bir makama atlamayı ifade eder. Temkîn ise, istikamette derinleşmek ve sabitleşmek anlamına gelir.ikisi birbirinin mukabili gibidir.
Telvîn hal ehlinde, temkîn ise makam sahiplerinde olur. Hal ve makam arasında bir takım farklar vardır:
1. Hal, şimşek gibi değişkendir, makam sabittir.
2. Hal, çift çift gelir, mesela hüzn-sürûr, kabz-bast gibi. Makamda, bu çift çift gelme durumu söz konusu değildir.
3. Hal, vakte bağlıdır, vekil gibidir, sahibinin elinde değildir. Makam, kesb sonucu ortaya çıkar.
4. Bulunulan makamın tam hakkı verilmeden bir üste çıkılmaz, halde ise bu durum yoktur.
5. Her makamın başlangıç ve bitişi, ayrıca bu ikisi arasında çok sayıda halleri vardır. Yani makam, kaplam; hal, içlem durumundadır.

Hak bir gönül verdi bana,
Ha demeden hayran olur.
Bir dem gelûr şâdf olur,
Bir dem gelûr giryân olur.
Bir dem sanasın kış gibi,
Sol zemheri olmuş gibi,
Bir dem cehalette kalur,
Hoş bağ ile bostan olur.
Bir dem gelûr söylemez,
Bir sözü şerh eylemez.
Bir dem cehalette kalur,
Hiç nesneyi bilmez olur.
Yunus Emre

TEMAŞA: Farsça, seyretmek anlamındadır. Hâkk'ın isim, fiil ve sıfatlarının tecellisini görmeye, temaşa denmiştir. Bkz. Müşahede.

TEMCÎD: Birini büyüklemek, ululamak anlamında Arapça bir kelime. Öğmeyi içeren ve sahur vakti minarelerde makamla okunan duaya, temcîd adı verilir. Sahurda okunduğu için bu vakte temcîd vakti de, denir.

TEMENNİ: Bir şeyi istemek, ummak anlamında Arapça bir kelime. Ezelî takdiri görme. Müridin temennisi yok, emeli vardır. Çünkü temenni nefsi, emel de takdir edileni görür. Temenni nefsin, teemmül kalbin sıfatıdır.

TENASÜH: Arapça, biri diğerini takip edip yok etmek anlamındadır. Özellikle Hind kültüründe, bedenden ayrılan ruhun bir başka bedene tekâmül etmek üzere girmesi. Tekamül sağlanana kadar olan ruhun bu gidiş gelişine, samsara adı verilir. Az da olsa, bazı Ehl-i Sünnet dışı tasavvuf okullarında tenasühü andırır görüşler vardır.

TE'NÎS: Cana yakın gelmek, ısındırmak anlamında Arapça bir kelime. Vahşeti giderip, insana sokulmaya alıştırmak. Yeni müridi, tasfiye ve tezkiyeye ısındırmak üzere, hissi zuhur yerlerindeki tecelliye te'nîs denir. Buna, sebepler suretinde ortaya çıktığı için, fiilî tecelli de denir.
Tasavvuf yoluna yeni girenlerde bu hal çok görülür. Bir Be-devî şeyhinin dediği gibi, bu durum, ilkokulun bahçesinde yeni kaydolmuş çocuklara, sınıfa girmelerine kolaylık sağlasın, ısındırsın diye verilen elma şekerine benzer. Hedef elma şekeri değil, sınıfa girip "Elif" okumaktır. Yolun başı tatlı, sonu tatsız-tuzsuzdur. Bu yüzden tasavvufî terbiyeyi demir leblebiyi çiğnemeye benzetmişlerdir.

TENNURE: Arapça, tandır, mutfak, ocak anlamlarına gelen bir kelime. Mevlevi tabiridir. Mevlevîlerin giydikleri kolsuz, yakası yırtmaçlı, bel tarafı kırmalı, geniş ve uzun entariye tennure denir. Tennure, "elifi nemed" ve "destegül" adlı iki parçadan meydana gelir. Tennure giyilince, bele, elifî nemed sarılır, üzerine de salta şeklinde destegül giyilirdi. Günlük ve sema törenine mahsus olmak üzere iki tür tennure vardı. Günlük olanı, diz kapağının altına, sema tennuresi de ayak bileklerine kadar uzanırdı.

TENNURE AÇMAK : Mevlevî tabiridir. Sema etmek anlamında kullanılır. Malûm olduğu üzere, mevlevîler sema ederken tennureleri yerden biraz yukarı kalkar. Bu yüzden sema etmeye, tennure açmak tabiri kullanılır.

TENNURE ÇARPMAK : Mevlevî tâbiridir. Semazenlerin, sema ederken eteklerinin birbirine dokunması. Törenden sonra tennuresini başkasının tennuresine çarpan can, "huzuruna mani oldum, affet" diyerek özür diler. Kalabalık grupların semamda, bu tür dokunmalara engel olmak üzere ağır sema yapılırdı.

TENNUREYE SALA : Mevlevî tabiridir. Zikr (daha doğrusu sema) töreninin yapılacağı gün, dışmeydancının, canların bulunduğu hücreleri dolaşarak tennure giymelerini bildirmesine "tennureye sala" denirdi. Bu bildirimin ardından, canlar tennurelerini giyip semahaneye çıkarlardı.
TENNURE SÖNDÜRMEK : Mevlevî tâbiridir. Tennurenin eteklerinin fazla açılmaması için, düşük sür'atle dönmeye tennure döndürmek denir. Bu, kalabalık semazen grubunda, tennurelerin birbirine çarpmalarını önlemek üzere başvurulan bir uygulama idi.

TENZİH: Birini kötü bir şeyden, uzaklaştırmak, beri kılmak anlamında Arapça bir kelime. Rabbı, beşerî vasıflardan uzaklaştırma. Buna, kadim olan (Allah) m zatı, sıfatları ve isimleriyle birlenmesi denmiştir. Bu, (kendine bir yönden benzeşim gösteren) sonradan yaratılma yönüyle olmamak üzere, kendi nefsinden yine kendi nefsi sebebiyle, kendine müstehak asalet ve yüceltme yoluyla olur.
Allah, bu yönüyle tekleşmiştir. Gerçek tenzihi, Hakk'ın kendisi yapar. Onun cinsinden olanların tenzih yapması beklenir. Ancak Hakk'ın kendisi gibi bir varlık yoktur, bu sebeple, mutlak manada Hakk'ı Hak'tan başkasının tenzîh etmesi mümkün değildir.

TERAKKİ: Yüksek yere çıkmak, bir şeyde yükselmeyi ifade eden Arapça bir kelime. Bir halden bir başka hâle, bir makamdan diğerine, bir marifetten diğerine geçme.

TERCEMAN: Arapça, çevirmen demektir. Bir iş yapılırken okunan övgü ve duaya denir. Bu, ya şiir şeklinde, yada mensur olur. Terceman, Mevlevî, Bektaşî tabiridir. Günlük işlerde okunur. Mevlevîlerde terceman daha azdır. Gülbang ile tercemân arasındaki fark, gülbangın şeyh tarafından topluluk huzurunda sadece dua şeklinde olmasına karşılık; tercemanın, topluluk şartı bulunmadan, övme ve dua tarzında herkesçe uygulanabilmesi söz konusudur.
Fatiha istendiğinde, Mevlevîlerde okunan tercemana bir örnek: "Feth-i fütûh-ı kâinat, feyz-i füyûz-ı mümkinât, masdar ü mev-rid-i sıfat Ahmed ü âlrâ salevât."
Bektaşî tercemanına örnek olarak şunu verebiliriz. "Allah, Allah yüzüm yerde, özüm darda, erenler huzurunda, Hak, Mu-hammed, Ali divanında canım kurban, tenim terceman, bu hakirden incinmiş, gücenmiş can kardeşler var ise dile gelsün, yol ile yoldayız. Allah eyvallah, erenler kimsenin hakkı kalmasın. Hakkı olan gelsin hakkını alsın. Zira bu meydan Muhammed (s), Ali (r) divanıdır. Erenler hû dost."
Yine mürşidin huzuruna veya bir türbeye girildiğinde okunacak terceman şu şekildedir:

"Cemalindir senin nûr-i ilâhî
Ayağın bastığı ey mazhar-ı Hak.
Bu kemter başımın tâc ü külahı
Selam olsun sana dünya vü ukbâ
Ki sensin din ü dünya padişahı."

Tasavvuf okullarında dua, niyaz, terceman, gülbang vs. gibi Allah-kul arası münasebete doğrudan yer veren uygulamalar, itici gücünü Kur'an'dan almaktadır: "Duanız olmasa, Allah size ne diye değer versin ki..." (Furkan/77). Bu âyet-i kerimeyi, şu şekilde espirili çeviriyle vermek istiyoruz. "Duanız kadar adamsınız...."

TEREVVUH: Arapça bir kelime olup, bitkinin gelişip büyümesi manasına gelir. Kalp ehlinin gönlünde esen rüzgar, inayete güzel riayet sebebiyle oluşan yükün getirdiği yorgunluktan kurtulup rahatlamak. Yahya b. Muaz şöyle der: "Hikmet, Allah'ın ordularından bir ordudur. Allah onu, dünya sıkıntısından daralan ariflere, kalbleri rahatlasın diye yollar".

TERK: Arapça, terketmek anlamında bir kelime. Fakr ve fena ehli dervişlerin başlarına giydikleri taç ve külahler üzerinde, dikey iniş şeklinde alâmetler olurdu. İşte bu dilim dilim görüntü veren alâmetlere terk veya terek adı verilir. Bu dilimlerin sayısı, tarikatlara göre değişirdi. Bektaşîlerde dilim sayısı 12'dir.

Her tâc olamaz, fakr u fena şahına sertâc,
Terk ehlinin, ey hâce biraz başı kabadır.
Baki

Dört türlü terk vardır:
1. Terk-i Dünya, 2. Terk-i Ukbâ, 3. Terk-i Hesti (varlık), 4. Terk-i terk.

TERK-İ MESLEK, TERK-İ NİSBET GİBİDİR : Tasavvuf erbabı, yapageldiği mesleği veya vazifeyi kendi başına bırakamaz. Ondan beklenen, mesleğinde uzmanlaşmasıdır. Bir üst görev verildiğinde de reddedemez.
Bir dervişin mesleğini terketmesi, bağlı olduğu şeyhi terketmeye eşit sayılmıştır. Yani mesleği izinsiz terk, bu denli büyük bir suçtur. Atasözüyle anlatılmak istenen budur.

TERSA: Farsça, Hıristiyan papaz demektir. Kötü huyları iyileri ile değiştiren ince mânâlar ve hakikatler.

TERSA BEÇÇ: Farsça, Hıristiyan çocuğu. Mürşid-i Kâmilin çocuğu veya halifesi. İlâhî cezbe ile gönüllere gelen manevî ilaç.

TESÂKÜR: Sarhoş numarası yapan anlamında Arapça bir kelime. Vecd sahibi ve manevî sarhoşluk durumundaki sadıklara, zorla benzemek üzere çabalayan, zorla sekre ulaşmaya çalışan kişilerdeki hâle, tesâkür denir.

TESBÎH: Arapça "Sübhanallah" demeyi ifade eder. Hakk'ın, imkan noksanlığı, hudûs (sonradan yaratılanlar)un izleri, sıfat ve zât ayıplarından tenzih edilmesi.

TESBİHDEN GEÇMEK : Eskiden türbelerde, türbedarlar hastalanan küçük çocukları okur, daha sonra iri taneli teşbihi yere atıp, çocuğu üç defa basmadan üzerinden atlatırdı. Nazardan ve hastalıktan kurtulmaya yönelik olduğuna inanılan bu işleme, teşbihten geçmek denirdi.
Ayrıca uygunsuz iş yapanlara halk arasında "pabucu büyüğe git de,seni tesbihden geçirsin" veya "sen bu günlerde teşbihten geçmemişsin galiba..." denirdi.

TESÜM: Arapça, teslim olmak, boyun eğmek anlamındadır. Cürcani'nin tanımıyla teslim; Allah'ın emrine boyun eğmek, hoşuna gitmeyen hususlarda itirazı terketmek veya kazayı rıza ile karşılamaktır. Dışta ve içte herhangi bir değişme olmaksızın inen belaya sabretmeye, teslîm denmiştir.
Eskiden dükkanlarda, evlerde "Ah teslimiyet" levhaları bulunurdu. Terim ile ilgili bir açıklama da, şu şekildedir: Gayb âleminden zuhura gelen işlere rıza göstermek. Zira her kaza ve belânın meydana gelmesi, Allah'ın dilemesi iledir. Sâlik'in, sülûk'unda, akla aykırı gelen, kalbe sıkıntı veren her ne görürse görsün, karşı gelmemesine teslîm denir. Öyle ki, helak gibi görünen ve korku uyandıran şeylere, çekişmelere rastlasa rıza göstermesi gerekir.

Ahdinde halâik unudup semt-i hilafı
Ayrılmayalar, cadde-i teslim ü rızadan
Nailî

TESLİM HALKASI: Mücerred yani bekar Bektaşî canlarının kulaklarına taktıkları "mengüş" denilen küpe. Bu küpeyi ilk uygulayan, Balım Sultan'dır. Rivayete göre müritlerinden birisi bilmeyerek öldürülünce, Balım Sultan bu tür yanlışlıklara bir daha meydan vermemek için, alâmet olarak kulağa küpe takılmasını âdet hâline getirmiştir. Hayat boyu bekar kalmaya yani mücerredliğe niyetlenen dervişler, Balım Sultan'ın türbesine getirilir, türbenin eşiğinde kulağı delinip küpe takılır. Ve artık bu can, "pirin kulağı küpeli kölesi" olurdu. Bu dervişler ölene kadar evlenmez, tekkelerde târik-i dünya gibi kalırlardı.
TESLİM TAŞI: Bektaşî tâbiridir. Bektaşî babalarının göğüslerinde taşıdıkları, el ayası büyüklüğünde, oniki köşeli taşa teslim taşı denirdi. Teslim Taşı, Kırşehir'de çıkan "Hacıbektaş Taşfndan yapılırdı.
Hacı Bektaş Veli'nin zehirlendiğini farkedince kustuğu ve taşın bu kusuntudan meydana geldiğine, bu taşı taşımanın da Pîr'e bağlılığı ifâde ettiğine inanılır.
Baba, Teslim Taşı'nı, canlara tekbirlerle takardı.

TEŞBİH: Arapça, bir şeyi, diğer bir şeye benzetmeyi ifade eder. ilâhî teşbîh, cemal suretinden ibarettir. Zira İlâhî cemalin çeşitli mânâları vardır. Bunlar da, O'nun isimleri ve sıfatlarıdır. Bu sıfat ve isimlerin de, hissedilen, akledilen türden manalara ait tecelliler şeklinde suretleri vardır. "Rabbimi, tüyü bitmemiş delikanlı şeklinde gördüm" sözü, mahsûs surete; "Ben kulumun zannı üzereyim" sözü, makûl surete örnektir. Hakk'ın, zât ve sıfatla ilgili olmak üzere, iki türlü teşbihi vardır.

TEŞEBBÜH: Arapça, benzeme, taklit etme anlamında bir kelime. Sûfilere benzemeye çalışanlar. Bunlar iki gruptur:
1 . Müteşebbih Muhib : Sûtîliğe samimiyetle benzemeye çalışanlar. 2. Müteşebbih Bâtıl : Dünyevî çıkar sağlamak üzere, sûfilere benzemeye çalışanlar.

TEŞNE: Farsça, susamış demektir. Hakk'ın cemalinin özlemiyle yanıp tutuşanlara, teşne denir.

TEVÂCÜD: Arapça, zorla vecd elde etmeye çalışmaya, tevâcüd denir. Asıl vecd, kendiliğinden gelendir. Bu gizlenmeye çalışılır. Ancak, kesbî olarak vecd elde etmenin (tevâcüd) caiz olduğunu görenler gibi, görmeyenler de vardır. Mütekellifler, müteşebbihler ve ehl-i diabe olmak üzere 3 çeşit tevâcüd vardır.

TEVAZU: Tevazu Arapça'da alçak gönüllülüğü ifade eder. Nefsi tanıyıp ciddi olarak alçaltıma, Tevhid hürmetine nefsi yüceltme, Cüneyd, tevâzû'u kanadı indirmek, kenarı kırmak olarak tanımlar. "Gaybleri bilen (Allah)'ın hürmetine, kalplerin tezellülüdür,", "Hak hürmetine Hak'dan dolayı Hakk'ı kabul etmektir", "azlıkla öğünmek, alçak gönüllülüğe yönelmek, herkesin ağırlığını yüklenmek" şeklindeki tevazu tarifleri de, dikkat çeker.

TEVBE: Arapça, dönme, pişmanlık anlamlarını ifade eden bir kelime. Günahtan pişmanlık duyarak vazgeçmek. Nasuh tevbesi, halis tevbeye, gedik bırakmayacak tarzda, eskiyen yerlerin onarılmasına benzer şekilde tevbe etmeye, denir. Sütün çıktığı memeye dönmesinin mümkün olmadığı gibi, tevbe edilen günaha, bir daha dönmemeye de, nasuh tevbesi denmiştir. Tasavvufî olgunluk yolunda, yetmiş makamdan bahsedilir. İlki tevbe, sonuncusu kulluk (abd) tur. Sırf Allah rızası için yapılan tevbeye, evbe denir. Tevbeleri çok kabul etmesi münasebetiyle, Allah'ın "Tevvâb" diye bir ismi vardır. Cüneyd, "günahı unutmaya", Sevrî de "Allah'tan gayri her şeyden yüz çevirmeye" tevbe demiştir. el-Megazilî, tevbeyi ikiye ayırır: 1. İnâbe Tevbesi : Allah'ın üzerindeki kudretinden korkarak yapılan tevbe. 2. Tevbe-i isticâbe : Sana yakın olmasından dolayı, utanarak yapılan tevbeye denir. Zünnun "Avamın tevbesi günahtan, havassınki gafletten, enbiyanınki de başkalarının nail olduğuna ulaşmaktan aciz bulunduklarını görmek şeklindedir" der.

Gönlümde günah işlemeğe istek var,
Dildeyse gezer tevbe-i istiğfar,
Halimle sakalımdan utandım billah!
Affeyle benim şu tevbemi ya Gaffar.
Tahir Olgun

TEVECCÜH: Arapça, yönelmek demektir. Şeyhin, bütün manevî gücünü müridin kalbi üzerine yöneltmesi ve bu suretle ona aktarması. Bu, müridin ruhunda filizlenmelere sebep olacak bir manevî aşılama olayıdır. Yani müridin ruhî kabiliyet kapasitesinin artırılmasıdır. Mürid bu şekilde mürşidinin manevî özelliklerini yüklenmiş olur. Bu uygulamaya, teveccüh-i kalbî denir.

TEVEKKÜL: Arapça, vekil edinme, güvenme anlamında bir kelime. Gerekli tüm çabayı sarfederek, her türlü, tedbiri aldıktan sonra, işi tam bir inançla Allah'a havale etme, yani, deveyi bağladıktan sonra Allah'a emanet etmeye, tevekkül denir. Tevekkül bir kalp amelidir. Seri es-Sakatî tevekkülü "güç ve kuvvetten sıyrılmak", İbn Mesrûk "hükümlerdeki kaza cereyanına tam anlamıyla teslim olmak" diye tarif ederken, onu ihsan makamında bulunma şartına bağlayıp, muhsinlerin tevekkülünü, işi Allah'a döndürmekten ibaret görenler de vardır. Tevekkül'de esas olan, kalbin ıstırapsız olmasıdır. Istırap halindeki kalpte tevekkül olmaz. Tevekkül maka-mındakilerin bir kısmı, Allah'ın huzurunda, ölü yıkayıcısı elindeki ceset gibi durur. Allah'a tevekkül edenin yaveri Hak'dır.

TEVELLÂ-TEBERRÂ: Arapça, dost edinme, beri olma anlamlarını içeren iki kelime. Âl-i Abâ'ya sevgi duymaya te-vellâ, onlara karşı çıkanları sevmemeye de, teberrâ denir. Tevellâ ve Teberrâ İmamiye'de, Furû-i Din'den sayılır.

TEVFÎK: Arapça, başarıya erdirmeyi ifade eden bir kelime. Her hangi bir iş vuku bulmadan önce, Allah'ın kuluna yaptığı yardım (inayet) a, tevfîk denir.

Allah'ın, kulunun yaptığı işi, rıza ve sevgisine uygun hale getirmesi yani kuluna, irade ve rızasına uygun işler yapmaya muvaffak kılması ki, buna inayet de denmiştir.

TEVHÎD: Arapça, birleşmek demektir. Cürcanî, Allah'ın zâtını, akılla tasavvur olunan, zihni olarak hayal edilebilen herşeyden uzak tutmak, diye tarif eder. Yine ona göre, tevhîd üç şeyde olur: 1. Allah'ı rubûbiyetle tanımak, 2. Vahdaniyetle ikrar etmek, 3. Eş ve benzer olanları O'ndan nefyetmek iki çeşit tevhid vardır: 1. Kusûdî tevhîd : Sadece Allah'ı kastetmek, istemek veya Allah'ın istediğini istemek. Yani kulun ve Allah'ın iradesinin bir noktada birleşmesine kusûdî tevhîd denir. Bu, kulun iradesini Hakk'ın irâdesinde eritmesi şeklinde de tanımlanır. 2. Şuhûdî tevhîd : Salikin vecd halinde masivayı terkederek sadece Hakk'ı görmesidir. Buna, vicdanî ve zevkî tevhid de denir.
Eskiden Allah'ın birliğini anlatan manzumelere Tevhîd denirdi.

Vahdet-i zât eyleyüb tahkîk,
İtmişimdir sıfatını tasdîk,
İlm-ü kudret, hayat ü sem ü basar
Zât-ı pâkinde oldular muzmer.
Karaçelebizade Abdülaziz Efendi

TEVHÎD-HANE: Arapça-Farsça, tevhîd evi demektir. Mevlevî tâbiridir. Bazı tekkelerde, sema âyininin yapıldığı yere, semahanelere, "Tevhid-hâne" denir.

TE'VÎL: Döndürmek, çevirmek anlamında Arapça bir kelime. Sûfî, kalbinin safa durumuna göre, Kur'an'ı Kerim'i her okuyuşta, farklı farklı mana doğuşlarıyla karşılaşır, ki buna, tasav-vufî planda te'vîl denir.

TEVRAT: Hz. Musa'ya indirilen kutsal kitap. Sıfat isimlerinin tecellileri. Bu da, Hakk'ın yaratılmışların zuhur yerlerinde ortaya çıkışıyla olur. Zira Hak Teala, isimlerini sıfatlarına delil olarak nasbetmiş, sıfatları da zatının delilleri kılmıştır. Sıfatlar zatın ortaya çıkış yerleridir. Zatın ortaya çıkışı, sadece sıfatlar ve isimler vasıtasıyla olur. Mahlukat basit olarak yaratılmışlardır. O bütün İlâhî manaların sahibidir.

TEVVABİN: Arapça, tevbe edenler demektir. Ker-bela olaylarında, söz verdikleri halde, Hz. Hüseyin'e yardım etmeyen, faciadan sonra da bu duruma pişmanlık duyup, Şam'daki Emevî yönetimine ayaklanan siyasî bir akım. Allah'a tevbe etmek, tasavvufta ilk makamdır.
TEZKİYE: Arapça, arıtmak, temizlemek vs. gibi anlamları ifade eden bir kelime. Kur'an-ı Kerim'de, "nefsini arıtan felaha erdi" (Şems/10) şeklinde bahsedilen husus, nefsi, kirleten şeylerden temizlemekle alâkalıdır. Kısaca, nefsi yerilen ahlaktan, övülen ahlaka yükseltmeye tezkiye denir.

TIBB-I RUHANİ: Arapça, ruhanî, manevî tıb demektir. Nefsin hastalıklarını tedavi usulünü ve kemale erdirme sırlarını ele alan ilim ki, buna ilm-i ledün denir.

TIĞ: Farsça, ucu iğne gibi sivri küçük demir iğneye denir. Rufaî tabiridir.Şeyh Efendi, zikr merasiminde, burhan makamında ,bu şişi müridlerinin çeşitli yerlerine batırır, kan akmazdı, kanın akmaması veya bir takım sebeplerle ortaya çıkan kan akışının durdurulması, burhan sayılmaktadır.

TIĞ-BEND: Farsça, kılıç bağı demektir, ki canların Bektaşiliğe girerken kestikleri kurbanların tüyünden örülür. Rehber, yeni ders alacak kişiyi şeyhin huzuruna götürürken, onun boynuna tığ-bend bağlardı. Can bunu takarken, "destur" der.Ardından "Pür Cemal Muhammed Kemal, Hüseyin, Ali râ salavât" der. Şeyh, mürid adayının tığ-bendine, eline, beline, diline sahip olma espirisini ifade etmek üzere üç düğüm atar, müridden artık bu ahde vefa etmesi beklenirdi. Bekar kalmaya niyet edenlerin tığ-bendine düğüm atılmazdı. Bu tabir, Mevlevîlerde de vardır. Mukabele günü, giyilen tennureyi biraz kısaltmak için bele bağlanan kuşağa tığ-bend denir. Tığ-bend üzerine elifî nemed sarılırdı.

TIĞLAMAK: Bektaşî tabiridir. Kurban kesilmesini ifade eder. Kurban kesildi yerine "kurban lığlandı" ifadesi kullanılır.

TILSIM: Farsça sihir, büyü demektir. Üç tür tılsımdan bahsedilir. 1- Kalbi yönelterek karşıdakini doğrudan, aletsiz etkilemek ki, gerçek sihir budur. 2- Yıldızlar, sayılar ve unsurların özelliklerinden yararlanarak etkili olmak, 3- Hayal gücüne da-yalı, gözbağcılık denilen etki. Tasavvufta, Hakk'ın zatının künhü, kamil insanı şerefli kılan sır, rûh-ı menfûh, izafî ruh gibi manaları içerir, "kuntu kenzen mahfiyyen" (Gizli bir hazine idim) kudsî hadisiyle işaret olunan hususa, "Genc-i Mutalsam" denir.

Açılır genc-i cemâlinden tılsım-ı kâinat,
Güyiyâ, efsun okur ürür saba pinhan ana.
Necâtî

TİCANİYYE: Seyyid Ahmed Ticanî (1737-1792) tarafından, Afrika'nın kuzeyinde kurulmuş bir tasavvuf okulu.

TİLAVET ODASI : Tekkelerde dervişlerin Kur'ân-ı Kerim o-kudukları yere tilâvet odası denir.

TÎŞ-ÎYŞ: Arapça, perişanlık ve yaşamak anlamlarında iki kelime. Aşağı tabakadaki sûfîler, tecellide îyş, setr (gizleme) de tîş durumundadır. Yukarı tabakadaki sûfîler, bu ikisi arasındadır.

TOPUĞA ÇIKMAMAK : Buna, çizmeyi aşmamak da denir. Ehliyetsiz kişilerin, vakitsiz dava sahibi olmaları. Bu derin olma-yan, topuğa bile varılmayan sığ suların, derin denizlerle savaşına benzer.

Aşkına düşen âşıklar,
İçer ağuyu nûş eder.
Topuğa çıkmayan sular,
Deniz ile savaş eder.
Yunus Emre

TOPUZ : Rifai tasavvuf okulu cihazlarından. Uzunluğu, bir karıştan fazla, üst tarafı yuvarlak veya oyuklu, baş tarafında, ağaçtan yuvarlak bir tepeliği bulunan âletin adıdır. Tepeliğin etrafında, ince zincir parçalarından saçak bulunur. Şeyh zikir sırasında, bunu müridin çeşitli uzuvlarına burhan olarak batırırdı.

TOR: Mevlevî tabiri. Pazarcı dervişin pazara çıktığında taşıdığı peşytemala, tor denir.

TUBA: Arapça, müjde anlamında bir kelime. Cennette bulunan bir ağaç. Üns makamı, İlâhî huzurda sükûn ve huzur halinde bulunmak.

TUĞRA : Padişahın fermanlara attığı özel imza, veya mühür. Faaliyet hâlindeki âşıkın vasıflarında ortaya çıkan hükümleri.

TUHAMİYYE: Bkz. Taybiyye.

TÛL-I EMEL: Arapça, uzun emel, açgözlülük demektir. İnsanın hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışması. Mukabili, kasr-ı emel olup, hemen ölecekmiş gibi âhiret için çalışmaktır.

TUMA'NİNE: Arapça, tatmin olmayı ifade eden bir kelime. Nefsin, huzur, sükun ve istikrara kavuşması hali. Üns sebebiyle, nefsin kendisini rahat hissetmesi, Kur'an da, Fecr suresinin son ayetlerinde bu durumdaki nefse işaret vardır. "Ey huzura ulaşmış nefis. Rabbına dön. (O senden) razı, (sen de ondan) razı olarak, gir kullarımın içine, gir cennetime" (Fecr/27-30).
"Kalpler ancak Allah'ı zikretmek (anmak) ile itmi'nana (huzura) erer" (Rad/28) Tumâ'nine yüksek bir haldir. Bu, kulun imanının güçlenmesi, aklını tercih etmesi, ilminin derinleşmesi, zikrinin saflaşması, hakikatinin sabitleşmesidir. Üç çeşit tuma'nine vardır. 1. Avammınki; Allah'ı zikrettiklerinde, huzur bulanlar. Onların bu zikirden nasibi, rızk genişlemesi ve afetlerden kurtulmak şeklindeki dualarının kabulüdür. Bu da, Allah'tan başka meneden, kurtaran olmadığına duyulan iman huzuru şeklindeki nefs-i mutmainne"dir. 2. Seçkinlerin tuman'iniyyeti, bunların tumaniniyeti, kazasına rıza, belasına sabır, ihlaslı olmak, takvaya yapışmak ve sükûnete ermekle olur. Bunlar, Kur'an-ı Kerim'deki "Allah takvalı olanlar ve muhsinlerle beraberdir", (Nahl/128) ayetindeki mana doğrultusunda itmi'nana ermişlerdir. "Allah sabredenlerle beraberdir" (Bakara/153) ikinci grup, faallerini görerek itmi'nana kavuşmuştur. 3. İleri derecedeki seçkinlerin itmi'nânı: Bu idrak edilemiyen bir yüceliktir. Üçüncü gruba, mensub olanlar, sırlarının itmi'nânı takdir edemeyeceğinin farkındadırlar. Yani, itmi'nanda boğulmuş olanlardır. "Leyse kemisli-hi"deki bilinmezliği, bu grup hal olarak yaşar. Tuma'niniyetleri müşahedeyi gerektirir.

TUR: Dağ demektir. Hz. Musa (a)'nın Allah'la konuştuğu dağ. Hak, Hz. Musa ile nefs yönünden konuşmuştur. Dağ konuşmada sarsılıp un ufak olduğu gibi, onun Allah ile konuşmasında da ilâhî tecelli sebebiyle nefsi toz olmuş, yani helak olmuştu. "Turun sağ yanından ona seslenmiştik". (Meryem/80) ayetindeki sağ ifadesi, Hz. Musa'nın nefsini gösterir. Yani onun nefsi, fena fillah'a ermişti. Onun bayılması, mahv ve yok olmaktan ibarettir. Hak yok olmamış gibi, kul ise yok olmuş gibi vardır. Hz. Musa (a) Rabbisini görmedi, Allah, Allah'ı gördü. Allah'ın "Beni göremezsin" ifadesiyle anlatmak istediği buydu.
Bu, Ey Musa (a) eğer sen mevcud isen, Ben senden kaybolmuşum: eğer Beni bulmuşsan, sen kaybolmuşun, demektir. Hadis (sonradan olma) bir varlığın, kadim olanın ortaya çıkışında varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Cüneyd, bu konuda şöyle der: "Sonradan olan, öncesi olmayan (kadim) a bitişince, kendinde bir iz kalmaz". Hz. Ali (r) de şu yorumu yapar. "Sen kayb olduğunda O gözükür, O ortaya çıkınca da beni kaybeder."

TÜRBE: Arapça, toprak demektir. Veli olduğu zannedilen kişiler için üstü kapalı olarak yapılmış mezara, türbe denir. Fatih Sultan Mehmed için yazılan bir şiir:

Her dem sana açıktır
Ebvab-ı arş-ı rahmet
Türbendir en azimi
Fethettiğin diyarın.
Abdülhak Hamid

TÜRBEDAR: Arapça-Farsça, türbeyi bekleyen kişilere denir. Bu görevliler, türbenin temizlik, açılıp-kapanması vs. gibi işlerine bakardı.

Beyt-i Hûda'ya konmuş,
Câhın metaf-ı eslaf.
Durmuş başında bekler,
Bir kavm türbedarın.
Abdülhak Hamid

TÜRBEDAR DEDE : Mevlevî tabirî Konya'da Mevlana'nın türbesiyle, semahanenin bakıcısına, türbedar dede adı verilirdi.

TÜRREHAT: Arapça, saçma sözler, batıl boş şeyler demektir. Sûfiyyenin cezbede boğulmuş olanlarının, bulundukları hale mağlub bulunmaları sebebiyle, dışı şeriata aykırı gibi görünen ifadelerine türrehat (veya sümüklü tasavvuf) denir
__________________
Şahin çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 10.12.07   #19
Şahin
Şahin isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
Şahin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üye No: 2
Üyelik Tarihi: 03.12.07
Nerden: Bursa
Konular: 5336
Mesajlar: 8.778
Teşekkür Sayısı: 2.449
Teşekkür 2.616 Kez 2.004 Konusuna
Rep Gücü: 77
Rep Puanı: 2132
Standart

U-Ü

UBÛDE: Arapça, kulluk anlamındadır. Ubûde; Allah'ı sevmek, O'ndan utanmak, korkmak ve O'nu yüceltmek üzere kulluk yapmaya denir. Ubûde, ubûdiyyetten daha üstündür. Aynı şekilde ubudiyet de ibâdetten üstündür. İbadetin, mahalli beden olup emri yerine getirmekle ortaya çıkar. Ubûdiyyetin mahalli ise, ruhtur, hükme rıza gösterme şeklinde olur. Ubude'nin mahalli de sırdır. Hz. Ebu Bekir, Allah'ı ta'zim ve yüceltmek için ibadet ederdi. Peygamberimiz (s), ashab-ı kirama, Hz. Ebû Bekir sizi faziletçe niçin geçti, bilir misiniz, deyince, ashab "niçin?" diye sordu. Hz. Peygamber (s) de şu cevabı verdi: "O, sizi namazı çok kılarak, orucu bol bol tuta- k rak geçmedi. Onun üstünlüğü, kalbinde duyduğu saygı iledir. Bu da , Allah'ı yüceltmek ve ta'zim etmekle olur. "Ömer, Allah'a korku ve heybet üzere ibadet ederdi. Bu yüzden o, heybet sahibi bir insandı. Kim Allah'tan korkarsa, herkes ondan korkar. Hz. Osman'ın ibâdetinde haya duygusu, Hz. Ali'ninkinde de sevgi duygusu , hâkimdi.

UBÛDİYYET: Arapça, kulluk demektir. Seyyid Şerif Cürcânî bu terimi, ahidlere vefalı olmak, İslâm'ın çizdiği sınırları muhafaza etmek, mevcud olana razı olmak, elden çıkana da sabretmektir, şeklinde tanımlar. Yine bir tarife göre üç türlü ubûdiyyet söz konusudur: 1) Nefsin nevasına uymaktan sakınmak, 2) Nefsi, te-mennîlerle oyalanma'dan kurtarmak, 3) Rabbisinin emrine boyun eğmek. Ubudiyetin nihayetinin hürriyet olduğu kaydedilir. Ayrılık durumunda olan kişi, Allah'a kul olarak, vuslata eren ise hür olarak ibâdet eder. Vuslat durumunda olan kulun kalbi, Allah'tan gayri herşeyin tahakkümünden kurtulmuştur. O, bu haliyle mâsivanın değil Allah'ın kulu olmuştur sadece.

Mazhar-ı feyz-i ubûdiyyet olandır insan
Yoksa ma'nfde kişi seki ile insan değil.
Gâlib Dede

UBÛDİYYE Lİ'L-HÂSSA: Havassa (seçkin kişilere) mahsus kulluk anlamında Arapça bir ibare. Sülük yolunda, nefislerinde niyyetin doğruluğunu gören kişilerin kulluğu.

UBÛDİYYE Lİ'L HÂSSATİ'L-HÂSSA: Havassü'l-Havas grubuna mensup olanların kulluğu anlamında Arapça bir ibare. Bunlar Ehadiyyetü'l-Cem ve fark makamında ibâdet ederler.
Bu gruba mensup olanlar, ibadetlerinde nefislerini onunla kâim kılarak bulanlardır. Onlar Allah'a bu şekilde, fark ve ehadiyyetü'l-cem makamında kulluk yaparlar.

UCB (veya UCÜB): Kendini beğenmeyi ifade eden Arapça bir kelime. Cürcânî bu terimi, kişinin hak kazanmadığı bir rütbeyi hak kazanmış gibi düşünmesidir, diye tanımlar. Yine, onun bir başka tanımlaması da şu şekildedir: Ucüb, nefsin gizli bir sebepten ötürü değişip, her zamanki hâlinden sıyrılıp uzaklaşmasıdır. Kendini beğenmek, bir nefis hastalığıdır. Kul, sahip olduğu bazı şeyleri göz önünde tutmak suretiyle, onların hakiki sahibi olan Allah'ı unutarak kendisine aitmiş gibi kabul ederek, büyüklenir, şımarır. Tasavvufta hedefe varmaya giden yolda, ucüb, çok önemli bir engeldir. Zira ucüb, bir hadis-i şerifte, yetmiş yıllık amelin boşa gitmesine sebep olan, (Suyûtî, el-Cami'u's-Sağîr, l, 84) kötü bir vasıf, şeklinde değerlendirilmiştir.

UCEYLİYYE: Ebu'l-Abbâs Ahmed b. Musa b. Uceylî ez-Zuvalî el-Yemânî (ö. 690/1291 )'e dayandırılan bir tasavvuf okulu. Kadiriyye'nin kollarından biridir.

UFK-I MÜBÎN: Arapça, apaçık ufuk demektir. Tasavvufta kalp makamının sonuna, ufk-ı mübîn denir. Bu kelime lügatta ufk veya ufuk olarak tesbit edilmiş olup, çoğulu âfâk gelir.

UFTADE: Farsça, ism-i mef'ûl, düşmüş anlamına gelir. Halin ortaya çıkması durumunda, gereği gibi kulluk yapılamamasına uftâde denir. İlâhî celâlin tecellîsi.

Kadrini üftâdenin anlar mı canan olmayan,
Kıymetin bilmez kulun dünyada, sultan olmayan.
Mehdî

UFUK (veya UFK): Arapça, yerle göğün birleşik olarak görüldüğü yere denir. Cürcanî, ruh makamının nihayetine ufuk-ı a'lâ der. Bu, Vâhidiyyet hazreti ve ulûhiyyet hazretidir.

UKAB: Arapça, kartal, tavşancıl kuşu, kuyu içinde çıkıntılı taş, sancak, su yolu (ark) gibi anlamları olan bir kelime. Hz. Peygamber (s)'in siyah renkli sancağının adı. Halifelik Osmanlılara geçince, bu bayrak da kutsal emânetler arasında Topkapı Sarayı'na getirilmiştir. Cürcanî, bu terimi, kalem ve ilk akıl olarak tanımlar.Bu, bir sebebe bağlı olmaksızın, ilk olarak bulunmaktadır. Zira bu ilk mevcuda, yani ilk olarak zuhur eden zatî feyze bir icab ettirici yoktur. Âlem-i kuds'de, birinci akıldan daha yüce ve daha ulvî bir varlık yoktur. Buna ukab, yani kartal adı verilmiştir, o bu şekliyle, kimsenin erişemeyeceği biçimde, kuşlar gibi yükseklerde uçmaktadır.

ULEMANIN YANINDA SÖZÜNÜ, EVLİYANIN YANINDA ÖZÜNÜ (KALBİNİ) GÖZET : Yeterince malumat sahibi olmayan, bilenlerin yanında konuşunca, ortaya kendi cehlinden başkasını koyamaz, bu durum onu alçaltır. Allah'ın velî kullarının sakınılması gereken firâset nuru, oldukça güçlüdür. Onlar bu firâset nuru ile, karşısındakilerinin kalbinden geçen bazı duygular sezebilirler. Bu nedenle, onlarla konuşurken kalpten kötü düşünceler geçirmemeli, denilir.

UKEYLİYYE: Ukeylü'l-Mânicî b. Şihâbüddin Ahmed el-Batayihî (ö.V. y.y) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu. Harrâziyye'nin kollarındandır.

ULÛHİYYET: Arapça, ilâhlık anlamına gelir. Fusus şerhinde, bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan ismin mertebesine, ulûhiyyet mertebesi denir.

ULULAR KÖPRÜ OLSA BASIP GEÇME :Yaş veya maneviyat bakımından yüce olanların gönül alçaklığı göstermeleri veya bir takım nedenlerden ötürü düşkün bir hale gelmeleri durumunda, onlara karşı büyüklenmemeyi tavsiye eden bir atasözüdür.

ULULARIN SÖZÜ YERE DÜŞMEZ, DÜNYA DURDUKÇA :Mana ve ömür zenginliğine sahip kişilerin nasihatları dirilticidir, dünya devam ettikçe de diriltmeye devam edecektir. İşte bu nedenle uluların tecrübe ve akıl ürünleri, ihtiyaç duyanlara fayda sağlayacağı için kabul görürler, terkedilmezler. Uluların sözü de uludur. Veya ulu sözler, ululardan çıkar, aksine küçük adamlardan da küçük sözler çıkar. Yani sözün küçük ve güdüklüğü, sahibinin seviyesini belirler. Zira "kişi, dilinin altında gizlidir" denilmiştir.

ULUNUN GÖNLÜ MUM GİBİ GEREK :Bu söz kalb-i selim sahibi, şefkat, merhamet madeni olgun kişileri hatırlatır. Kendisinden sürekli güller çıkan, ama üzerine çöp ve pislik atılan merhametli kişi mum gönüllüdür, yani aydınlatmaya, yararlandırmaya devam ederken, kendileri tükenmeyi sürdürür, hep verir, hiç almaz. Rahmetli maneviyat üstadı Manmud Sami Ramazanoğlu (k), kalb-i selim Kur'anî tâbirini şöyle tanımlardı: "Kimseyi incitmemek, kimse-den incinmemek!..."

UMDETÛ'L-MÂNEVÎ: Arapça, manevî direk demektir. Semavatı yücelerde tutan güç. "Görmekte olduğunuz semaları direksiz olarak yüksekte tutar..." (Râd/2)

UMUM-HUSÛS: Arapça, genel-özel anlamında iki kelime. Tasavvuf erbabı umum ve husus konusuna özen gösteregelmişlerdir. Çoğunluğa, toplu özellikler arzetmeleri nedeniyle ehl-i umum derken, herkesten farklı birtakım inceliklere özen gösterenlere de, ehl-i husus demişlerdir, ilki avamdır, zorlanınca kalbinde imanı muhafaza ederek küfr sözünü söyler, hastalık sebebiyle oruç kazaya kalırsa, fidye verir, borç verirse bağışlamaz mutlaka alır, katilde affetmez diyet ister iken; havas adı da verilen ehl-i husus, bahsi geçen konularda Kur'an'da belirtilen azimet yollarını seçerler. Bu açıdan bakılınca, âlim hüviyeti taşıyanların önemli bir çoğunluğu, tasavvuf erbabına göre, avam'dan sayılmıştır. Âlim bilen ve bildiğini yaşayana denir, sırf bilene âlim denmez. ""Kemeselî'l-hımari.." (Cum'a/5) ayetinde açıklandığı üzere, kitap taşıyan merkebe kitapların faydası olmadığı gibi, bildiğini yaşamayan da bilgiden yararlanamıyor demektir. Bazı vecizelerde bu yönde olmak üzere şöyle denmiştir: "Amelsiz âlim, meş'ale taşıyan köre benzer" (Sa'dî), "İlim insanı cehaletten kurtarır, ahmaklıktan değil..."

UNSUR: Arapça, ırk, kök, cins, asi demektir. Tabiata ait çeşitli cisimlerin kendisinden bileşerek oluştuğu asi. Top-rak hava, su, ateş şeklinde insan karakterinde etkili olduğu söylenen dört unsur vardır.

UNSÛR-I ÂZAM: Arapça, en büyük unsur demektir. Hazret-i ehadiyetten inen mertebeler hakkında kullanılır.

ÜRYAN: Arapça, çıplak demektir. Tasavvuf düşüncesindeki, "çıplak geldik hiç bir şeye sahip olmadan, çıplak gideriz" yorumunu anlatan bir terim.

USÛL: Arapça kök, temel, esas anlamına gelen asi kelimesinin çoğulu. Yöntem anlamında da kullanılır. Tasavvufî terbiye ede "usulsüz vusul olmaz" sözü meşhurdur. Usûl yani metot, bir ta savvuf okulundan diğerine değişim gösterir. Az yeme, az konuşma, az uyuma, inziva, çoğunda esastır. En çok kullanılan usûl-ı aşere (on esas) ise şunlardır: 1- Tevbe, 2- Zühd, 3- Tevekkül, 4- Kanaat, 5- Uzlet, 6- Zikir, 7- Teveccüh, 8- Tefekkür, 9- Murakabe, 10- Rıza.

UŞŞAKIYYE: Halvetiyye kollarından olup, Hasan Hüsameddin el-Buharî (880/1475-1001/1592) tarafından kurulmuştur.

UYANDIRMAK: Kandil, mum gibi ısıtma araçlarını yakmak anlamında bir tabir. Söndürmek için dinlendirme ifadesi kullanılırdı. "Mumu uyandır." mumu yak, "kandili dinlendir" kandili söndür ma-nasındadır.

Serverâ lütfün uyandırsın muradın şem'ini,
Bunca demdir ki uyarmaz, baht-ı nabina uyur.
Müverrih Âli

UZLET: Arapça, halktan uzaklaşıp, onlardan ayrı yaşamak anlamında bir kelime. Müride başlangıç hâlinde uzlet gerekir. Bu, halkın onun şerrinden veya o, halkın şerrinden kurtulsun diye değildir. Bu, kötü ahlaktan uzlet (ayrılmak) tır. Vatanı değil, sıfatları değiştirmek esastır. Cüneyd "dinini selâmete, bedenini ve kalbini rahata erdirmek isteyen, insanlardan ayrılsın. Zira, bu zaman vahşet zamanıdır, akıllı olan vahdeti uzlette arıyandır" der. Kur'an'da uzleti anlatan bazı ayetler şunlardır: "Sizi ve Allah'tan gayrı çağırdıklarınızı terkediyorum" (Meryem/46), "Onları ve tapmakta olduklarını terkediniz" (Kehf/16). Uzletin karşıtı ihtilal, halka karışmayı ifade eder. Ancak tasavvuf ehlinin büyük çoğunluğu "insanların içine karışıp onların ezalarına sabreden kişi, insanlara karışmayıp, ezalarına sabretmeyen kişiden daha hayırlıdır" (Tirmizi, İbn Mâce), hadis-i şerifini temel alarak, insanların arasına karışmışlardır.Uzlet uygulaması, hayat akışı içerisinde küçük zaman dilimlerinde iç, murakabe, iç muhasebe için yapılır. Ömür boyu uzlet yapan sûfiler parmakla gösterilecek kadar azdır. O da sûfinin içinde bulunduğu kendine özgü hâlden kaynaklanan bir husustur. Genel değildir.

UZUBET: Arapça, bekarlık anlamına gelir. Tasavvuf tarihinin erken dönemlerinde, bazı sufilerin kendilerine mahsus özel halleri sebebiyle evlenmedikleri kaydedilir. Bektaşîlerde bekarlara, hiç evlenmeyenlere "mücerred" denir.
Amir b. Abdullah, Bişr-i Hafi, ilk devirde bekar yaşamayı tercih etmiş sufilerdendir.
ÜÇ AYLAR : Hicrî takvimdeki Receb, Şa'ban ve Ramazan ayları için kullanılan bir tâbir. Bu aylarda oruç tutmak âdeti yaygındır. Bu üç ayın içinde, bazı mübarek geceler vardır. Üç aylar gelince medreseler tatile girer, mollalar, yıllık maddî ihtiyaçlarını temin etmek üzere, memleketin dört bir yanına dağılırlar, gittikleri yerlerde va'z ederler, namaz kıldırırlar ve Kur'ân-ı Kerim okurlardı. Halk sadaka ve zekatlarını bu mollalara vererek, senelik giderleri hususunda onlara yardımcı olurlardı. Mollaların yaptığı bu işe, "cerre çıkmak" adı verilirdi.

Şabanım o meh-rû'ye ki ismi Ramazan'dır;
Eşk-i terim anınçün üç aylarda revândır.
La edrî

ÜÇLER : Evliya hiyerarşisi içinde yer alan bir grub da, "üçler"dir. Bunlar ricâl-i gaybden üç büyük velîlerdir. Bunlar, celâl değil, cemâl ile muamele ederler. Bunlar, Allah'a, darda kalan kulları için yardım etmesi duasında bulunurlar. Ancak bu dua hali, ihsan mertebesinde ve süreklidir, kesintisizdir. Allah bunların dualarını kabul ile ihtiyaç durumunda olan, gariblerin, yoksulların, yolda, darda kalmışların sıkıntılarını giderir. Bu olaylarda sıkıntıları gideren
Allah'tır, üçler değildir. Üçler sadece, göz yaşıyla samimiyetle sıkıntıların giderilmesi için sürekli dua halinde bulunan, Allah'a manen yakınlık durumundaki kişilerdir. Üçler bir kutub ve imaman (iki imam) dan oluşur. Kutbun sağındaki imamın Allah indinde ismi Abdürrab, solundaki ise Abdülmelik'tir. Kutub'un adı ise Abdullah olup, kutbu'l-aktab veya gavs-i a'zam'dır. Kutub vefat edince, yerine soldaki Abdülmelik geçer.

ÜÇLELEYİM BEŞLEYELİM, OL YARİ BEKLEYELİM; OL YAR BEZM'E GELMEZSE, İNTİZAR EYLE-YELİM : Bir işi üç defa yapmaya denir. Bektaşîler, muhabbet dedikleri içki toplantısında, önce, mezesiz olmak üzere üç kadeh dem yani rakı içerler. İçki dağıtıcısı (saki) kadehi önce baba'ya sunar. Baba bunu bir dikişte içer, kadehi dağıtıcıya verir. Dağıtıcı, kadehleri doldurup kıdem sırasıyla canlara dağıtmaya devam eder. En sonunda kendisi içer. Bu olay aynı minval üzere üç kere tekrarlanır. En sonunda dağıtıcı kadehi doldurup baba'nın önüne, sofraya koyar. Buna üçlemek denir. Üçlemek, ağız ve burna üç kere su vermek sünnet olduğu için, bir şeyi böyle tek sayıyla yapmak güzel görülmüştür. Ancak şu kadarını belirtmek gerekir ki, tasavvuf, şeriat (İslam) dışı herşeye şiddetle karşıdır. Bektaşîlerdeki rakı âdeti, bu tarikatın islâm dışı bazı sapmalara maruz kaldığını gösterir. Bunlara bî-şer' tarikatlar denir, islâm'a sımsıkı bağlı, Hz. Muhammed (s)'in yolundan giden tarikatları, bunlardan kesin olarak ayırmak gerekir. Tarih-i Cevdet'de teferruatlı olarak anlatıldığı gibi, Sultan II. Mahmud, 1824'lü yıllarda, İslâm'dan ayrılan Bektaşîliğin faaliyetlerine resmen son vermiştir.

ÜFÜRÜKÇÜ : Nefes etmek, nüsha (muska) yazmak, fala bakmak, cin ve peri çarpmalarına, yılan sokmalarına, her türlü hastalıklara karşı ilaç vermek suretiyle, saf insanları dolandırmayı meslek edinen kişilere üfürükçü denir. Üfürükçülerin tesbit edebildiğimiz diğer marifetleri şunlardır: Kurd ağzı bağlamak, kaybolan kuzuyu bulmak, çalınan veya kaybolan eşyaları geri getirmek, gelecekten haber vermek, su ve yiyeceğe okunup üflenmiş bazı nesneler katarak, karı koca arasını açmak veya bulmak, aşıkların ayağına sevgililerini, getirmek, kara büyü ile adam öldürmek. Görüldüğü gibi islâm'ın ruhuna tamamen aykırı olan, bu tür uygulamalar, eğitimsizlik nedeniyle, bir çok insanı kendine kurban seçmekte ve bu işi yapanlar, kısa zamanda servet sahibi olmaktadırlar. Ancak, bu tür olaylara inanan en-tellektüel kesimden kişilere de rastlanmaktadır; bizce bu, her insanda az veya çok mevcut bulunan majik yönden kaynaklanmaktadır. Bundan onbeş sene önce, ABD'de yapılan bir anket sonucunda, Amerikan halkının, 250. 000 civarının bu tür batıl inançlara sahip olduğu görülmüştü. Uzay çağını yaşayan ileri bir ülkedeki 250. 000 bâtıl inanç sahibi, insanın ruh dünyasını oluşturan dinamiklerin henüz yeterince keşfedilemediğini gösterir.

ÜLFET: Arapça, kaynaşma, yakınlık, ısınma gibi anlamları olan bir kelime. Cürcanî, bu tabiri, iyi geçinmeyi sağlamaya yardım konusunda fikirlerin birleşmesi, şeklinde tanımlar. İyi geçinmek; anlaşmazlığa düşmeden, herkesle güzel geçinmek.

ÜLÜ'L-ELBÂB: Arapça, akıl sahipleri manasında bir tamlama. Cürcanî bu deyimi şöyle tarif eder: Sözün dışından içindeki gizliyi arayanlar, kabukların altındaki özü elde edenler. Bunlar, dinlediklerini ve okuduklarını iyi anlar, manaları özümser, işin özüne inerler, tahkîk erbabıdırlar.

ÜLVANİYYE: Şâfiü'd-din Ahmed b. Ulvâni'l-Yemânî tarafından kurulan bir tasavvuf okulu.

ÜLVANİYYE: VIII. yüzyılda yaşamış Cidde'li bir sûfî tarafından kurulmuş, tasavvuf okulu.

ÜMENÂ: Arapça, emîn kelimesinin çoğulu olup, güvenilen, bir şeyi koruyan, itimad edilir kişi, hiyanet sahibi olmayan gibi çeşitli manaları ihtiva eder. Kaşanî bu tâbiri, iç halini dışına yansıtmayan melâmîlerdir, şeklinde tanımlar. Bu gruba mensup olanlar, kendilerine teslim edilen sırrı, layık olmayan kişilerden korudukları için kendilerine güvenilenler, koruyanlar denmiştir.

ÜMMET: Arapça, topluluk, cemâat gibi manaları olan bir kelime. Kendilerine nebi gönderip de inanmayanlara ümmet-i davet, iman edenlere de ümmet-i icabet denir. Hayvanlarda da, insanlar gibi topluluk halinde (ümemün emsalüküm), (En'âm/38) yaşama kabiliyeti vardır.

Ü M MÎ- İ SÂDIK: Arapça, özü, sözü doğru ümmî kişi anlamına gelir. Hz. Muhammed (s), Ümmî-i Sâdık'tır.

ÜMMÜ'L-HEYÛLÎ: Arapça, maddenin kaynağı, anası demektir. Bu, Levh-i Mahfûz'dur. Onun Levh-i mahfuzda olmaktan başka, bir şekle, biçime, surete ihtiyacı yoktur. Eğer bir şekle ihtiyaç duyarsa, o zaman belli bir mühlet içinde veya hemen nasıl gerekiyorsa o şekilde şu görünen âlemde vücud bulur, varlık kazanır. Zira Kalem levh-i mahfuzda, ham madde (heyula)'nin gerektiği şekilde icad etmek suretiyle faaliyet gösterir.

ÜMMÜ'L-KİTAP: Arapça, kitabın annesi anlamında bir isim tamlaması, ilk akıl, zatın künhünün mâhiyeti, haki-katlarm mâhiyetleri. Bu tabir Al-i İmran suresinin başında geçen, (Âl-i imrân/7) Arşın üstündeki kaza ve kader levhası yani Levh-i mahfûz'dur.

Yok kay d- ı mâsiva dil-i kudsi cenâbda
Olmaz hata sahife-i ümmü'l kitabda.
Hersekli Arif Hikmet

ÜMMÜL-MÜ'MİNÎN: Arapça, mü'minlerin annesi anlamında bir isim tamlaması. Peygamber Efendimizi, (s) muhterem hanımları, müminlerin anneleridir. Allah, Kur'an'da böyle bildirmiştir. (Ahzâb/6)

ÜMMİ SİNANİYYE: Bkz. Sinaniyye. ÜMM-İ SADIK: Hz. Muhammed (s).

ÜNS: Arapça, cana yakın olmak, ülfet etmek vs. gibi anlamları ihtiva eden bir kelime. Kalbi, mahbubun, yani Allah'ın sevgisiyle dolduran mutluluk ve sevinç. Salik, Allah'a dayanıp O'ndan yardım dileyip, O'nda sükûn bularak bu hale ulaşır. Üns haşmete yükseltir, Allah ile beraber olmanın heybeti devam eder. Üns, bununla, tumaniniyyet ve Allah'la rıza haline gelir. 3 çeşit üns vardır: 1- Zikirle üns bulup, gafletle vahdete düşenler. Bunlar taatla Cinsiyet ederler. 2- Allah ile ünse ulaşan, gayriyle vahşete düşenler. 3- Heybet ve kurbün varlığı sebebiyle ünsü görmeyenler. Üns, kalpte İlâhî hazretin cemalini müşahede etmenin etkisiyle oluşur, diye tanımlama yapanlar da vardır. Buna cemâlü'l-celal yani celalin cemâli de denir.

ÜRABİYYE: Kadiriliğin kollarından biri olup, XVI. yüzyılda kurulmuştur.

ÜREYFİYYE: el-Üreyfe's-Senhâci'l-Endelüsî diye tanınan Ebûl-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Ataullah'a dayandırılan bir tasavvuf okulu.

ÜSTAD: Arapça, öğretmen demektir. Mürşid-i Kamil. Konuyla ilgili fûtüvvet ehlinden kalma bazı atasözleri şunlardır: iyi iş yapana "üstadına rahmet" derler. Üstaddan ders almayan kişilerin adam olamayacağı hususu "üstad görmeyen şakird, her tarafa yorgalar" şeklinde anlatılır. Üstad önünde hüner göstermenin ayıp olduğu, "üstad önünde perende atılmaz" sözüyle dile getirilir.

ÜŞEYKİYYE: Ebu Yezid Işkî (Ö. XV. YY.)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu. Şuttâriyye'nin Hind koludur.

ÜVEYSÎLİK : Bir şeyhe bağlanıp resmî sülük görmeyen, ancak Hz. Peygamber (s) veya bir velinin ruhunun etkilemesiyle terbiye ve irşad olanlar. Veysel Karanî'nin adıyla anılmasının nedeni, Veysel Karanî'nin Hz. Peygamber (s)'i görmemiş olmasına rağmen, gıyaben O'nun terbiyesinden geçmesidir. Ancak hayattaki şeyhler, terbiye için daha çok tavsiye edilir: "Diri tilki, ölü arslandan yeğdir!"

ÜVEYSİYYE: Hz. Veysel Karanî'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

ÜZÜM ÇÖPSÜZ OLMAZ : Kulun kusursuz olmadığı bu deyişle dile getirilir.
__________________
Şahin çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 10.12.07   #20
Şahin
Şahin isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
Şahin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üye No: 2
Üyelik Tarihi: 03.12.07
Nerden: Bursa
Konular: 5336
Mesajlar: 8.778
Teşekkür Sayısı: 2.449
Teşekkür 2.616 Kez 2.004 Konusuna
Rep Gücü: 77
Rep Puanı: 2132
Standart


V
VÂCİB: Lazım, gerekli, lüzumlu ve farz gibi mânâları ihtiva eden Arapça bir kelime. İsm-i fail. Dinen farz mesabesinde güçlü bir yaptırımı ifade eden vacibin, yerine getirilmemesi, terkedilmesi günahtır. Vacibin inkarı sapıklıktır, küfrü gerektirmez (Cürcânî).

VÂCİB Lİ-ZÂTÎHÎ: Arapça, kendi zatı sebebiyle vâcib (gerekli, lâzım olan) anlamında bir ibare. Cürcânî, bunu şöyle tanımlar: Yokluğu kesinlikle imkansız (mümteni) olan bir varlık olup, varlığı başkası sebebiyle değil, kendisindedir. Bu sebep-le yokluğunun imkansızlığı (imtinâı) zarurîdir. Eğer varlığın lüzûmluluğu, gerekliliği kendi zatı sebebiyle olursa, ona, kendi zatından dolayı vâcib adı verilir. Varlığı başkası sebebiyle olursa, vâcib li-gayrihî (yani başkasından dolayı vâcib) denir.

VÂCİBÜ'L-VÜCÛD: Arapça, varlığı vâcib, gerekli olan anlamına bir tamlama. Seyyid Şerif Cürcânî, bu terime şu tanımı getirir: Varlığı kendi zâtı sebebiyle olup, başka hiç bir şeye ihtiyaç duymayan demektir ki, bu da, Cenab-ı Allah'tır.

VA'D: Arapça, söz vermek demektir. Va'd, müjdeyi ifâde eder. Mutlak va'd, ihsan derecesine ulaşmış mü'minler hakkındadır. Bu, kulların, kendine vâcib kılması dolayısıyla Allah üzerindeki bir hakkıdır.

VÂDÎ-İ EYMEN: Arapça, sağdaki vadi demektir. Kalbin ilâhî tecellîyi kabul edecek şekilde arındırılması. Mutlak vahdet ki bundan "innî enallah (Ben Allah'ım)" hitabı gelir. Vâdî; peygamber, âlim ve velîlerin kalpleridir. Tur dağından, yani feyz kaynağından fışkıran marifet suları ve nefis mükâşefe halleri, bu vadilerde akar. Bu ibare Kasas suresinin 30. âyetinde geçer: "Oraya geldiği zaman sağdaki vadinin kenarından seslenildi..." Hz. Musa, o vadiden nasıl İlâhî hitaba muhatab oldu ise, nefsini arındıranlar da, bir takım ilâhî tecellîlere mazhar olurlar.

VAHDET: Arapça, birlik demektir. Gerçek mânâda bir olan Cenab-ı Hak'tır. Sûfiler, uykuya vahdet derler. Bu sebeple uyuyan için, vahdette, vahdet ediyor, vahdete çekildi gibi ifâdeler kullanılır.
Kesrette vahdet : Çoklukta birlik, yani halkın içinde, kalabalığın ortasında, tek ve bir olan Allah'ı unutmamak, Onu hatırlamak ve zikretmek demektir.
Vahdetler aşkolsun : Tasavvuf erbabı uykudan uyanan, ab-dest alıp, kardeşleri arasına katılan kişi için bu tâbiri kullanırlar. Bu ifade özellikle Mevlevi ve Bektaşîler arasında yaygındır.

VAHDET-İ KUSÛD: Murat ve kasıtarın birliği demektir. Kulun kendi irade, düşünce ve arzusunu Allah'ınkiyle birleştirmesi, O'na bağlaması, iki iradenin birleşip tek irade haline gelmesi. Bu durumda, kulun üzerinde Hakk'ın iradesi caridir.

VAHDET-İ ŞUHÛD: Arapça, görmenin birliği demektir. Kulun cem ve vecd durumunda, masivanın yokolması ile, her yerde sadece Bir'i görmesi. Bu durumda kul, her yerde Allah'ın tecellîsini görür, müşahede eder. Bu şekilde müşahedesinde birliğe ulaşır. Ancak vecd hali geçtikten sonra, kendisinin farkına varan kul, Hak ile halkı ayrı görür. Kendinden geçme halinde kuldan bir takım şatahat ifadeleri zuhur edebilir.

VAHDET-İ VÜCÛD: Arapça, varlığın birliği demektir. Allah'tan başka varlık olmadığının idrak ve şuuruna sahip olmak, bilmek. Şuhudî tevhiddeki sâlikin her şeyi görmesi geçicidir, birlik bilgide değil, görmededir. Vahdet-i vücûdda ise, bu birlik bilgidedir. Vahdet-i vucûd zevkle elde edilir, yaşanarak bilinir. Kitap okunarak öğrenilen bir felsefe sistemi değildir. Vahdet-i vücudu zevken elde eden sâlik, gerçek varlığın bir olduğunu, bunun da Hakk'ın varlığından ibaret bulunduğunu, Hak ve O'nun tecellîlerinden başka hiç bir şeyin bulunmadığını bilir. Her şey, o Bir'in çeşitli şe'nlerinden görünüşlerinden, tecellîlerinden ibarettir. Vahdet-i Vücûd ile Vahdet-i şuhûd arasında bir olan noktalar şunlardır:
1. Her ikisinde de ta'ayyün ve la ta'ayyün âlemleri ayrıdır.
2. ilâhî varlık mutlak varlıktır. Şu mânâda ki, âlemin varlığı izafî varlıktır, fakat yok değildir.
3. Küçük ve büyük âlem, emir ve halk, âlem-i misâl, yeni eflâtuncu urûç, tecellî, ruhun mücerred olması gibi telâkkiler aynıdır.
Vahdet-i Şuhûd ve Vahdet-i Vücûd'un ayrıldıkları noktalar şunlardır:
1. Vahdet-i vücûdda zât ve vücûd aynıdır, vahdet-i şuhûdda ayrıdır ve ilk yaratılan şey odur.
2. Vahdet-i vücûda göre sıfatlar, zâtın aynıdır, vahdet-i şuhûda göre, sıfatlar zâttan ayrıdır ve katılmış vücûd ile dışta mevcutturlar. Sıfatlar, zâtın gölgeleridirler.
3. Vahdet-i vücuda göre, âlem, sıfatların beliriş (ta'ayyün) ve çıkışından ibarettir. Vahdet-i şuhûda göre âlem, sıfatların beliriş ve meydana çıkışından değil, ancak sıfatların gölgelerinin belirişinden ibarettir.
4. Vahdet-i vücuda göre, âlem, hayâldir, ancak Allah vardır. Vahdet-i şuhûda göre, âlem hayâl değildir. Çünkü böyle kabul etmek, âlemin objektif realitesini, aynı zamanda da Allah'ın ibda sıfatını inkâr etmek olur. Sonra eğer âlem hayalden ibaretse, o yok, tasavvurlarımız var demektir. Bu takdirde de tasavvurlarımız kaldırıldığında, onun da yok olması lâzım gelir. Daha sonra, âleme, Allah'ın varlığına kıyasla hayaldir, deniyorsa, o zaman da âlem Allah olamaz. Çünkü Allah, mutlak ve zorunlu, âlem ise mümkün ve geçicidir.
5. Vahdet-i vücûda göre, âlem gölgedir. Fakat aslın, yani Allah'ın kendisidir. Vahdet-i şuhûda göre, âlem gölgedir, ama bu gölge, aslın kendisi değil, aslından başka bir şeydir. Ve aslın kendisine bahşettiği vücud ile, dışta kendi nefsinde mevcuttur.
6. Vahdet-i vücûd'a göre, âyân-ı sabite, vücudla ilgilenmemiştir. Binaenaleyh âlem yok, ancak Allah vardır. Vahdet-i şuhûda göre, bu doğru değildir. Zira bu takdirde hayalden ibaret olan bir varlık, hakikî varlığı nasıl sınırlandırabilir?
7. Vahdet-i vücûd'a göre, Allah bir bakımdan da, âlemin ötesinde ve üstündedir. Bu itibarla hakikat, tenzîh ve teşbîh arasını birleştirmektedir. Vahdet-i şuhûda göre, Allah âlemlerden ganîdir. Bu itibarla, onu her hal ve surette tenzîh etmek gerekir.
8. Vahdet-i vücûda göre, Allah'ın âlemde ve onun objelerinde tecellîsi, ândadır. Bu, vahdet-i şuhûdda bir ânda değil, süreklidir.
9. Vahdet-i vücûda göre, vücûd bir, ve o da sırf hayır olduğu için, âlemde kötülük ve iyilik denen şeyler, mutlak ve hakîkî değil, nisbîdir. Vahdet-i şuhûda göre, vücud-adem terkibinden meydana gelmiş olan bu âlemin mâhiyeti, yokluk olduğundan ve kendi nefsinde de mevcut olması bakımından, bütün kötülüklerin köküdür. Kötülük ve noksanlıklar da hakîkîdir.

VAHDETİYYE: Hindistan'da Oudh'da kurulmuş, (XIX. asır sonu) bir tasavvuf okulu.

VÂHİBÜ'L-ATÂYÂ, VÂHİBÜ'L İDRÂK: İhsanların bağışlayıcısı, idrâk veren mânâsında Arapça bir kelime. Allah kullarına anlayış ve nimetler bahşedendir.

VÂHİD: Arapça, bir demektir. Kaşanî, bunu, tek olması itibariyle Zât'ın ismidir, diye tarif eder.

VAHY: Arapça, ilham etmek demektir. Cenab-ı Hakk'ın hitabetmesi. Sufilere gelen ilham, ibn-i Arabi'nin şu sözü meşhurdur: "Sözlerimiz vahy-i kelâm değildir, ama vahy-i ilhamdır".

VAHŞET: Arapça, ürkmek anlamındadır. Halktan sıkılmak, Hak ile tenhâda başbaşa kalmak. Halkla ünsiyet eden, Hak ile Cinsiyetten sıkılır.

VA'ÎD: Arapça, tehdit ile korkutmak anlamında bir kelime. Mutlak va'îd, kâfirler ve münafıklar içindir. Bu, Allah'ın kullar üzerindeki hakkıdır.
VÂ'İZİYYE: Osmanlılarda camilerde yaptıkları hizmet karşılığı, vâ'izlere verilen maaş (cihet) a. vâ'iziyye denirdi.

VAKAR: Ağır başlılık anlamında Arapça bir kelime. Cürcânî bu deyimi, her hangi bir işe yöneldiğinde, kişinin ağır (teennî) hareket etmesi şeklinde tanımlar.

VAKFE: Arapça, durma, şüphe, vs. gibi mânâları olan bir kelime. Cürcânî ve Kâşânî bunu, iki makam arasında durma, hapsolma olarak tarif ederler. Bu, önceki makamın gereklerini tam o-larak yapmak ve bir sonraki makama da yükselmek üzere, edeblerini ifâ etmek içindir. Hacıların vakfe günü, Arafat ve civarında bir süre, Allah'a dua etmek üzere bulunmalarına da vakfe denir.

VAKFİYE: Vakfedenin, vakfa dair ifâdelerini ve hâkimin (kâdî) kaydını (tescilini) içermek üzere, düzenlenen "hüccet" hakkında kullanılan bir tâbirdir. Vakfiyeler, eskiden, noter defteri mâhiyetinde olan, Kadılık yanî Şer'î Mahkeme siciline geçmek suretiyle kesinlik kazanırdı. Bu hüccet'te, müessesenin nasıl idare edileceği, hangi masrafların yapılacağı, vakıfta kaç adamın, ne şekilde çalışacağı, vakıftan kimlerin yararlanacağı uzun uzadıya ayrıntılı biçimde yazılırdı. Suistimale engel olmak üzere, vakfın yöneticilerinin yiyecekleri, giyecekleri şeyler ve oturacakları yerler temin edilirdi. Vakfedenin koyduğu şartın, Allah'ın Kur'ân'da koyduğu âyet gibi olduğuna dair kuvvetli bir hüküm bulunması sebebiyle, yönetimin en kötü zamanlarında bile, idare, vakıflara dokunamazdı. Vakfiyenin teyid edici kuvvetleri ve cezaî hükümleri maddî değil, manevî idi. Vakfiyelerin sonuna "her kim bu vakfı amacından saptırır, değiştirir ise, Allah'ın, meleklerin, mü'minlerin laneti kıyamet gününe kadar onun üzerine olsun" şeklinde beddualar bulunur ve bu mealdeki âyet ve hadisler de ayrıca yazılırdı. İşte bu manevî ceza, vakıf müesseselerinin Osmanlıların yıkılışına kadar en ufak değişikliğe uğramadan, ayakta kalışının sebebidir.

VÂKİ: Arapça, vuku bulan, meydana gelen olay anlamlarında Arapça bir kelime. Kelamcılara göre, vâki, Levh-i Mahfuz, ehl-i hikmete göre de fa'âl akıldır. Tasavvuf terimi olarak, kalbe uyanıklık veya yarı uyanıklık halinde, manevî âlemden gelen manaya vâki1 denir. Bir vâkı'ı, kendisi gibi bir vâki' yok edemez, silemez. Halbuki, hatırda durum bunun aksinedir. Zira, bir hatır başka bir hatır ile silinir.

VÂKI'A: Arapça, şiddetli hadise, musibet, olay gibi anlamları olan bir kelime. Zikir sırasında ve Allah ile beraberliğinde, hislerini kaybedecek şekilde gaybete düşen salikin gördüğü şeydir; bu uyku ile uyanıklık arası (yakaza) bir haldir; salikin huzur ve uyanıklık hâlinde gördüğü şeye, mükâşefe denilir, şeklinde tanımlar. Vâkı'a bir çeşit rü'yadır ancak rüya değildir. Bu, manevî vâkı'a olup sadece mü'minler tarafından görülür. Mutasavvıflar manevî müşkillerine vâkı'a derler.

VAKIF: Arapça, durmak demektir. Bir mülkü, halkın yararına sonsuza kadar tahsis etmeye vakıf denir.

VÂKIF: Arapça, duran demektir.Mülkünü, sonsuza kadar halkın yararına tahsis eden kişiye, vakfeden manasına gelmek üzere vâkıf denir. Vakıfla ilgili bazı deyim ve atasözleri şu şekildedir:
Kendisini bu işe vakfetmiş: Bir kişinin, kendini bir işe tam anlamıyla vermesini ifade eden bir tâbir.
Şart-ı vâkıf, nass-ı Sâri' gibidir: Vakfı yapanın koyduğu şartlar, şeriat hükümlerini bildiren ve Allah tarafından emredilip,Peygamber tarafından bildirilen kesin hükümler gibidir değiştirilemez, demektir.
Vakıf çeşmeden su içme: Vakfiyelerdeki ağır beddualar, sebebiyle, vakfın çeşmesinden bile su içmeyi takva açısından mahzurlu sayanlar tarafından söylenmiş bir söz.
Vakıf lakırdı para etmez: Şarta bağlı sözün hükmünde kesinlik olmadığını belirtmek üzere kullanılır.
Vakıf mülk olsa da kimseye mal olmaz: Vakfı idare eden kişi, onu kendi mülkiyetine geçiremez, demektir.
Vakıf sabunu yiyen farenin gözü kör olur: Bu atasözü vakfın, halkın yararına verildiğini, bu yüzden de ona ihanet edenin, onmayacağını belirtir.

VÂKIFİYYE: Sapık tasavvuf okullarından birinin adı.

VAKİTSİZ ÖTEN HOROZUN BAŞI KESİLİR: Horozun normal olarak sabah vakti ötmesi gerekir. Bunun aksine gecenin tam ortasında öterse, insanları rahatsız eder, hatta çocukları ürküttüğü için o horozun kesilmesi gerekir. Vakti gelmeden, henüz yeteri olgunluğa erişmeden,bir takım iddialara kalkışan kişi de, vakitsiz öten horoza benzetilmiş ve akibetinin kötü olacağı belirtilmiştir.

VAKT: Arapça, zaman demektir. Kulun üzerine gelen ilâhî varidat ve Rabbânî tecelliyâtın zamanıdır ki, o vârid gelince, kulu tasarrufu altına alır, onu etkiler. Vârid, havf ve hüzün gerektirirse kul, korkar ve üzülür. Aksi bir vârid ise sevinir. Halin tasarrufu altında bulunan kula rıza göstermek ve teslim olmak gerekir. İçinde bulunduğu vaktin icaplarını yerine getiren sûfîye, ibnü'l-vakt (vaktin oğlu) denir. Bu halde sûfî geçmiş, gelecek ve hal kayıtlarından sıyrılmıştır, ibnü'l-vakt durumundaki sûfînin hali, kendi kesbine bağlı ise o zaman, gerekenin en iyisini yapması gerekir. Cürcânî bu terimi, yapma (sun'î) olmayan, istidadın gerektirdiği şey, yani kendi hâlinden ibarettir, diye tarif eder.

VAKT-İ DÂİM: Devamlı olan vakit anlamında Arapça bir ifade. Kaşanî bunu, sürekli olan ân diye tanımlar.

VAKT-İ MÜSERMED: Arapça, uzun zamanı ifade eden bir söz. Sermedî kelimesi, zamansız ve mekansızlığı ifâde eder. Sermedî hayat, sonsuz (ezelî ve ebedî) hayat anlamındadır. Bir sûfi benim vaktim müsermeddir, dediği zaman o, bununla, değişmeksizin hal olarak, bütün vakitlerinde, Allah ile beraberliğini anlatır. Vecd ehli, bu sözü içinde bulunduğu hali anlatmak için söyler.

VAKT-İ SA'ÂDET: Arapça, mutluluk, selâmet ve barış dönemi anlamına olup, Hz. Peygamber (s)'in nübüvvet zamanlarına denir.

Sensin ol fahr-i cihân-ı medeniyyet ki hemân
Ahdini vakt-i sa'âdet bilir ebnâ-yı zaman
Şinasî

VARINI ORTAYA KOYAN UTANMAZ, VARINI VEREN UTANMAZ: Arapça, "cömertlik vardan olur" anlamına gelen atasözünün bir başka şekilde ifade edilmiş şeklidir. Tasavvufta cömertlik, kişinin olgunluğunun göstergesi olarak telâkkî edilmiştir.

VÂRİD: Arapça, gelen demektir. Kul, irade etme-den, kendi katkısı bulunmadan, eğer kalbine bir mana gelirse, buna vârid denir. Allah'tan gelen vârid'e vârid-i Hak, ilimden (şeriattan) gelen vârid'e de vârid-i ilim denir. Gelen vârid, kulu etki altına alır, onu sevindirir ve hüzünlendirir, o zaman gelen bu vâridler, psikolojik olarak çıkardığı duruma göre, vârid-i hüzn, vârid-i sürür gibi isimler alır. Allah'tan gelen feyz veya ilhama, vârid adı verilir.

VARLIK-BENLİK : Varlığına, makamına, bilgisine, malına, mülküne,akrabasına, güzelliğine güvenip, kendisinde payeler aramaya kalkışan, bunların Allah'ın nimeti olduğunu düşünmeyip, kendine mal etmeye çalışan, gurura kapılan kimselere varlık, benlik sahibi denir.

Sıratı, mizanı bunda geçmişler,
Varlık benlik kafasını yıkmışlar,
Al giymişler, yas donundan çıkmışlar,
Gece kadir, gündüz bayram günleri.
Kul Himmet

VASAT: Arapça, orta, ortalama, gibi anlamları olan bir kelimedir. Hafnî, bunun sufilerin âdeti olduğunu ve bu âdetin de kemer bağlamak şeklinde uygulandığını söyler. Şed bağlamak.
VASF: Nitelik, sıfat, özellik anlamında Arapça bir kelime. Vasfı anlatan kişinin, vasfettiğinin işlerinden, hükümlerinden ve ahlâkından bahsetmesi. Na'at, vasf anlamına olmakla birlikte, kapsamı daha geniş bir kelimedir. Birinin niteliklerini çok ince ayrıntılarıyla anlatmaya na'at denir. Vasf'da ince ayrıntılı anlatım yoktur. Kulun, Allah'ın özellikleriyle, vasıflanmasına, el-ittisâf bi-evsâfillâh denir.

el-VASFU'Z-ZÂTÎ Lİ'L-HAK: Arapça, Hakk'ın zatî özelliği demektir. Kaşanî bu sözü, ehadiyyetü'l-cem (toplanmanın birliği), zatî vücûb (öze ait zorunluluk) ve âlemlere ihtiyacı olmamak (hiç bir şeye ihtiyacı olmamak) şeklinde tanımlar.

el-VASFU'Z-ZÂTÎ Lİ'L-HALK: Arapça, halkın zatî özelliği demektir. Yine Kâşânî, bu sözü, zatî (özü bakımından zorunlu değil mümkün) ve zatî fakr (özü bakımından başkasına muhtaç) olarak açıklar.

VÂSIL: Arapça, ulaşan, varan anlamında bir kelime, ism-i fail. "Allah'ın vasledilmek üzere emrettiğini, kat'ederler..." (Bakara/27) âyetinde bu terim, (en yûsale) şeklinde geçmektedir. Bu durumda vâsıl, Allah'ı bilen, emirlerini yerine getiren ve yasaklarından kaçınan kişi anlamına gelmektedir.

VÂSIL-I HAK: Arapça, Hakk'a ulaşan demektir. Manevî sülük yollarından biriyle, makamları geçen, ihsan mertebesine varıp Hakk'a ulaşan kişiye vâsıl-ı Hak denir.

VÂSILİYYE: Vasıl b. Atâ'nın görüşünde olanlar. Bunlar Allah'tan sıfatları kaldırır, gücü kullara yüklerler.

VASITA: Arapça, vesile, vasıta, aracı anlamında bir kelimedir. Allah ile kul arasını birleştiren mürşid-i kâmil. Üç türlü vasıta vardır: 1. Ulaştıran vasıtalar: Hakk'ın tecellîleri: 2. Bağlayan vasıtalar: ibâdetler: 3. Ayıran vasıtalar: Nefsin arzulan.

VÂSITATÜ'L-MEDED: Arapça, yardım vâsıtası demektir. Kâmil insana denir. Onun halk ve Hak ile aynı anda münasebeti vardır. Bu sebeble o, halkı Hakk'a ulaştıran bir aracıdır. Nitekim kudsî Hadis'te şöyle denilir: "Sen olmasaydın (ey Muhammed) (S) felekleri yaratmazdım". (Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. 2., s. 163, hadis no: 2123).

VASİYYET: Arapça, tavsiye ve nasihat anlamına gelen bir kelimedir. Attar'ın Pendnâme'si, Haris el-Muhasibî'nin el-Vesâyâ'sı ve İmam Gazali'nin Eyyuhe'l-Veled adlı eserleri nasihat ve tavsiye türünde yazılmış eserlerdir. Cürcânî bunu fıkhî anlamda tanımlarken şöyle der: "Ölümden sonraya dayanan, mülk edinme işi". Büyük tasavvuf ustaları, etrafındaki öğrencilere, en çok hangi yönde kusurları varsa, özellikle o yönden onları uyarır mâhiyette vasiyetlerde, nasihatlarda bulunurlardı. Serî'nin, yeğeni Cüneyd-i Bağdâdî'ye yaptığı "sûfî muhaddis değil, muhaddis sûfî ol" nasihati bu kabildendir.

VASL: Arapça, ulaşmak, varmak demektir, ilm-i şuhûd ile Hakk'a ulaşma. Kaşanî buna şu tanımı getirir: Zahirler ve batınlar arasında, sevgi vasıtasıyla rahmete ulaşan gerçek birliğe vasi denir.

VASLE: Arapça, birleşme, bitişme anlamında bir kelime. Mevlevi tabiridir. Mevlevîlikte, giyilen özel elbiselerden birinin adına vasle denir. Bu elbise ve çeşitleri, Konya'daki Mevlânâ Müzesi'nde teşhir edilmektedir.

VASLU'L-FASL: Arapça, ayrı olanın bitişmesi demektir. Vahdetin (tekin) kesrette (çokta) ortaya çıkışı demektir. Çökün tekte ortaya çıkışına da faslu'l-vasl denir.

VASLU'L-VASL: Arapça, bitişmenin bitişmesi demektir. Gittikten sonra dönmeye, indikten sonra yükselmeye denir. Kaşanî bu açıklamadan sonra devamla şöyle der: İnsanların hepsi yüce mertebelerden, en aşağılara iner. Bundan sonra, insanların bazısı Allah'a giden yola giderek cem ve ayne'l-cem' makamına dönüş yapar. Ona ulaşır. Ayet: "Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra esfel-i sâfilîne (en aşağı derekelere) indirdik. İman edip salih amel işleyenler müstesna..." (Tîn/4,5)

VATAN: Arapça bir kelimedir, Türkçemizde de aynı manada kullanılır. Kulun vatanı, hâlin bittiği ve karar bulduğu yerdir. Ebû Süleyman Dârânî "iman, yakinden daha faziletlidir. Zira iman vatanlar, yakîn hatıralardır" der. Hatarât makamı, vatanat makamından uzaktır. Zira hatarât parlar, söner. Vatan ise ortaya, yerleşir kalır. Parlayan şeyi sabit kalacak sanan kişi, hatar sahibi ve davacıdır. Vatan sahibinin davası yoktur.

Düştü önüme hubbu'l-vatan
Gidem hey dost deyi deyi
Anda varan kalır heman
Kalam hey dost deyi deyi
Yunus Emre

VATAR: Gerekli hacet, çok önemli ihtiyaç anlamında Arapça bir kelime, çoğulu evtâr. Nefsânî nazların ve beşerî özelliğin dışında, öğülen bir arzu ve fayda. Bu şekilde vatar, yaşanan tertemiz bir arzu ve haldir.

VAV: Arap alfabesindeki son harflerden biri. Kaşanî, tümel (küll) deki mutlak yöne vav denir, şeklinde tarif yapar. "Nereye yönelirseniz, Allah'ın vechi (yüzü, yönü) oradadır" (Bakara/115). Eb-ced hesabında vav harfinin değeri, altıdır. Bu altı sayısının altı yöne işaret ettiği söylenir.

VAVSIZ EVLİYA: Vav, Arap alfabesinin son harflerinden biri. Evliya kelimesindeki vav atılınca geriye e(v)liya: Eliya kalır ki bu bir Hıristiyan adıdır. Mutasavvıflar, evliya olduğunu öne süren, boşa iddiada bulunan, ancak davasını mânâya ulaştıramıyan, hareket ve halleri, evliyanın hareket ve hallerine benzemeyen, şekilci hırsızlara vavsız evliya derler.

VA'Z-VÂ'İZ: Nasihat, nasihat eden anlamlarında Arapça iki kelime, masdar ve ism i fail. Kalbi yumuşatacak konularda hayrı hatırlatma (Cürcanî). Hz. Ömer'e söylenen şu söz, bunu en güzel şekilde ifadelendirir: "Sana vaiz olarak ölüm yeter, ey Ömer!" Vaizin sözünün etkili olması, anlattığı şeyi bizzat yaşamasına bağlıdır. Yaşamayanın anlatması mümkün değildir. Va'z, dil ile olduğu gibi, yaşamakla, hâl ile de olur. Hâl ile olan va'z, kal (dil) ile olandan daha etkilidir.

VAZİFE: Arapça, görev demektir. Dervişlerin her gün mutâd olarak yaptığı zikr, vird, Kur'ân okuma, namaz, oruç, sadaka, sohbet vs. gibi görevler. Vazife, ciddî bir disiplin olayıdır.

VECD: Arapça, bulmak anlamındadır. Sâlikin zorlaması, istemesi olmadan kalbe gelen hâle vecd denir. Hakk'ın sırrına muttali olduğu zaman, ruhun ulaştığı huşûya denir. Bir başka tanıma göre vecd; zikrin tatlılığı hissedildiğinde, ruhun şevkin galebesine tahammülden âciz kalmasıdır. Yine vecd; iç (batın) in Allah tarafından bir varide tesadüf edip, o vârid sebebiyle kendisinde huzur ve sürürün ortaya çıkması veya durumunun değişmesi olarak da tarif edilir. Cüneyd, duyulan sevinçle zatın belirmesi esnasında, vasıflardan soyulmayı vecd olarak görür. İbn Ata da, hüznle zat ortaya çıkarken vasıflardan sıyrılmaya vecd demiştir. Vecd başlangıçlarda vuku bulur. Zira vecd, kaybetmekten sonra gelir ki, fakdı (kaybetmesi) olmayanın vecdi de yoktur. Vecd sahibi telvin ehli olup, bazı kere nefsin sıfatlarının gayreti (yok olmasıyla) ile, bazı kere de bulması ile vecde ulaşır. Vecd ehlinin bir kısmı, sema sebebiyle rakseder ki, bu bir noksanlık değildir. Vecddeki mevcud ile değil de, sırf vecd ile raksederek rahata eren kişinin hali noksandır. Vecd gelmeden vecd varmış gibi göstermek, sıdk (doğruluk) dan sayılmaz. Tam vecde gelen kişi kendinden öyle bir geçer ki, yüzüne kılıçla vurulsa, bir şey hissetmez, iki çeşit vecd vardır: 1. Vecd-i mülk: sâliki (bulanı) etkisi altına alan vecd, 2. Vecd-i lika: Sâlikin bulduğu vecd. VECH: Arapça, yüz demektir. Rabbin, her varlıkta bir yüzü vardır. Bu vech, varlığın ruhunun sureti üzeredir.

VECHE'L-ITLAK VE'T TAKYÎD: Arapça, kayıtlı ve serbest olmanın iki yüzü anlamında bir isim tamlaması. Bu ikisi, bütün itibarların sükût (düşüş) ü ve ispatı bakımından, zat'ın itibarının iki yönü (yüzü, vechi) nü gösterir. Hakk'ın zatı, vücûdu kendinden olan bir vücûddur. O bu şekilde itibar olunursa, O'na mutlak denir. Herşeyin kendisiyle beraber bir hakikati vardır. Bu, adem-i mahz olan sırf vücûdun gayrisi olsa bile, ayrı da değildir. Kendisiyle mevcud, kendisi dışındakiyle mâ'dum (varlık ve yokluk) olan şeye nasıl bitişir. Her şeyin gayrisi, ondan ayrı değildir. Onun dışındakiler, varolmayan ma'dum a'yandır. Şayet ondan ayrılırsa var olmaz. Her şey onunla beraber, onun zatı sebebiyle mevcuttur. O, kendisiyle beraber bir şey olmama tecerrüdü yani kayıdı ile kayıtlanırsa, o zaman kendisiyle birlikte, hiçbir şeyin bulunmadığı "Ehad" olur. Bu sebeple muhakkik (tahkik sahibi)" O, hâla eskiden olduğu gibidir" der. Kendisiyle beraber bir şey vardır, diye kayıd altına alınırsa, bu takdirde O, kendisiyle mevcud, kendisi dışındakiyle ma'dum olan kayıtlayıcının aynı olur. Hak onun suretinde tecelli eder ve ona vücûdiyet izafe eder. İzafet kalkarsa o, kendi zatında mâ'dûm olur. Bu mana, tevhid ehlinin "izafetin düşürülmesi" sözüne benzer ve şöyle diyen tasdik edilir: "Vücûd, vacibin hakikatının aynı, her mümkinin hakikatinin gayridir. Zira, o, her mâhiyet ve aynın üzerinde ziyade olan bir şeydir. Siyahın siyahlığı, insanın insanlığı da mevcûd olmayan bir şeydir. O, vücûdun olmayışı bakımından mâdumdur.

VECHE'L-İNAYE: Arapça, yardımın iki yönü anlamında bir isim tamlaması. Bu iki yön, cezbe ve sûlûkdur. Ve bu ikisi hidâyetin iki yüzüdür.

VECHU'L-HAK: Arapça, Hakk'ın yüzü demektir. O, kendisiyle bir şeyin hakkan var olmasıdır. Zira, varlığın Hak Tea-la'dan başka bir hakikati yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de "Nereye yönelirseniz, yönelin, Allah'ın vechi (yüzü) oradadır" (Bakara/115) âyetiyle, bu hususa işaret olunur. O da, bütün varlıklarda ikâmet eden (var olan) Hakk'ın ayn'ıdır. Varlıklarda Hakk'ın kayyumiyyetini (yani kâim olduğunu) gören, her şeyde Hakk'ın yüzünü görür.

VEFA: Arapça, bir şeyi yerine getirmek, vefalı olmak vb. gibi anlamları olan bir kelime. Kur'ân-ı Kerim'de "Bana verdiğiniz sözde durunuz ki, size verdiğim sözde durayım." (Bakara/40) âyetiyle ifâdesini bulan bu terim, Allah'a "elest" toplantısında verilen sözü yerine getirmeyi gösterir. Buna, vefa bi'l-ahd de denir. Bu, avam tabakasının, müjdeye rağbeti, tehdidden korkması sonucu yaptığı ibadetle olurken, havassınki, rağbet, korku veya bir bedel beklemeksizin, emre sırf emir olması bakımından verdiği sözde durmak şeklindedir. Havassû'l-havassın vefası, güç ve kuvvetten uzak kalmak suretiyle. Muhibbinki de kalbine Allah'tan gayrisini sokmamak şeklindedir. Kulluk vefasının esaslarından biri de, noksanlığın kendisinden çıkıp kendine döndüğünü görmek, Rabbinden başkasını olgun (kemalli) bulmamaktır.

el-VEFA Bİ-HIFZİ AHDİT-TASARRUF: Arapça, tasarruf sözünü, korumaya uymak anlamında bir ifade. Vefa sana düşen kulluk görevinden, sana tasarruf etmen üzere bağışlanan vakitler konusunda acizliğinden ve âdetlerin kaldırılmasından uzak kalmaman (yani gaflete düşmemen) dir.

VEFAİYYE: Muhammed Vefa b. Muhammed b. Necmüddini'l-Mağribiyyi'l-İskenderî tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup, Şaziliyye kollarmdandır.

VEFK: Arapça, muvafakat, uygunluk, başarı vs. gibi anlamları olan bir kelime. Bir kişinin isteğine uygun olarak hazırlanan dua, harf, muska ve hamail için vefk tabiri kullanılır.

Eylemez Hikmet tenezzül yoksa kim erbâb-ı aşk
Celb-i teshir-i visalin vefk-i âlâsın bilir.
Hersekli Arif Hikmet

VEHM: Arapça, akla gelen şey, geniş yol, zan, tahayyül, korku, şüphe, vs. gibi anlamlan olan bir kelime. Vehm; insanın cismanî kuvveti olup, yeri, beynin orta kısmının arka tarafıdır. "Zeyd'in cömerd oluşu", "Zeydin cesareti" gibi mahsûsâta ait cüz'i manaları idrak etmek, vehmin özelliğidir. Bu güç ile, koyun kurttan kaçar, çocuğa şefkat edilir. Yine bu güç, kendine hizmet eden tüm cismanî güçlere hakimdir. Tıpkı aklın tüm aklî güçleri kullandığı gibi.
el-Vehmiyyü'l Mütehayyel : Vehmin kullanılmasıyla mütehay-yilenin ortaya çıkardığı surete denir.
Vehm, akıl ile fehm arasında bulunur, ikisinin arasında yer alır. Vehm, fehmin bekçisidir, denir. Cilî'ye göre vehm; âlemi, mâsivayı ifade eder.

VEKİL: Arapça, temsilci demektir. Alevîlikte, Osmanlıların son döneminde, çelebilerle dede baba (Hacı Bektaş'taki) arasında bir kırgınlık olmuş, bu nedenle Cemaleddin Çelebi alevîlerin bulunduğu köylere vekiller göndererek, kendisinden icazet (izin) almayan dedelerin, talipleri (dervişleri) göremeyeceğini, ve bunun batıl olduğunu öne sürmüştü. Bu vekillere uyanlara, uymayanlar "dönük" derken, uyanlar uymayanlara "purut" adını takmışlardır.

VELÂDET: Arapça, doğum demektir. Müridin, şeyhin manevî cüz'ü gibi olması bakımından, müridle şeyh arasındaki uyuşuma denir. Bu tabii doğumdaki çocuğun durumuna benzer. Ancak bu doğum manevîdir. Hz. isa (a) şöyle der: "iki kere doğmayan, semânın melekûtuna eremez!" İlk doğuşda mülk alemiyle irtibata geçilirken, ikinci doğuşda melekût alemiyle temas kurulur. Mürid maddî babasının bel evladı, manevî babasının da yol evladıdır.

VELAYET: Arapça, birine yaklaşma, yakınlık, akrabalık (vavın esreli şekliyle) imaret, sultanlık, hüküm, valilik, vb. anlamları ihtiva eden bir kelime. Nefsinden fani olduğunda, kulun Hak ile hareket etmesi, Kur'ân-ı Kerim'deki "Allah mü'minlerin velisidir" (AIİ-imran/68) âyetine göre, tüm inananlar Allah'ın dostudur. Allah'ın, kulunu dost edinmesi, onun üzerinde isimleriyle tecelli etmesidir. Yine bu tecelli, hal, ilim, zevk vs. gibi şekillerde olabilir. Velayetin zirvesi, kulun halkın, zamanî durumlarına göre işlerini idare etmek üzere, Hakk'dan halka irca olunmasıdır. Hz. Peygamber'den (s) önce, halkı Hakk'a çağıran kişilere Resul denirken, O'ndan sonra bu görevi yapanlara, Hz. Resulullah (s)'in halifesi adı verilmiştir. Ancak bunların daveti, kendi nefsine dayanarak değil, Hz. Muhammed (s)'e uyarak olur.
Dört türlü velayet vardır: 1. Velâyet-i uzma: Son peygamber (s)'in velayeti, 2. Velâyet-i kübrâ: Diğer peygamberlerin velayeti veya ceberûtî velayet, 3- Velâyet-i vüstâ: Melekütî velayet, evliyanın velayeti 4- Velâyet-i suğra: Müminlerin velayeti.

VELÂYETNAME: Arapça-Farsça, velilik ki-tabı anlamındadır. Ağızdan ağıza anlatılan bir velinin kerametleri, men-kabe ve nasihatlarını içeren kitaplara "Velâyetnâme" veya "Vilâyetnâme" denir. Bunlara örnek olarak, "Vilayetname-i Ot-man Baba" "Vilayetname-i Seyyid Ali Sultan", "Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli" gibi eserler verilebilir.
VELİ: Arapça, dost anlamındadır. Velinin tanımı, Bu-harî (Rekaik/38) 'de şu kudsi hadisle verilir: "Allah, bir kulunu sevdiği zaman onun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. "Bu kul, Allah'tan bir şey istese, bu isteği kabul görür. Allah'a sığındığında, Allah onu korur. "Kim bir Velime düşmanlık yaparsa ona harp ilan ederim" "el-Veli", Allah'ın güzel isimlerindendir. (ontolojik anlamda olmamak üzere) Allah'a yakınlık sağlayan kişilere veli denir. Veli kelimesi hem fail, hem de mef'ûl anlamındadır. Fail olarak, taat halinde devamlı olan kişiyi; mef'ûl olarak da, Allah'ın nimetleri üzerinde devamlı olan kulu ifade eder. Kısaca, sürekli olarak taata devam eden, isyandan uzak duran şehvetlerden kaçınan ariflere, veli denir. Veli kelimesinin çoğulu evliya'dır. Veli nebiden üstün olmamakla birlikte, bir peygamberin velilik yönünün nebilik yönünden üstün olduğu ileri sürülür, ki bunun gerekçesi şudur: Nebilik vehbîdir; herhangi bir çaba gösterilmeden, Allah vergisi olarak bahşedilir. Velilik, kulun çalışmasıyla yani zorlukla elde edilir. Zor elde edilen, kolay elde edilenden daha kıymetlidir. Bizim görüşümüze göre, istenmeden verilen, istenerek alınandan daha üstündür. Hz. Musa, Allah'ı görmeyi istedi, kendisine dağdaki tecelli (aynada ki yansıma) nasib oldu, direkt değil dolaylı görme ile şereflendi. Miraç gecesi Hz. Resûlullah, Allah'ı görmek gibi bir dilekte bulunmamasına rağmen, Allah O'nu direkt cemali ile (zatı ile değil) müşerref kıldı. Velinin özellikleri 1- Veliler masum değildir, mahfuzdur. Masum günah işlemez, mahfuz işler, ancak günahta ısrar etmez. Cüneyd'e soruldu: "Veli zina yapar mı?" Cüneyd bir miktar tefekkürden sonra, "ve kane emrullahi kaderan makdûra" âyetini okuyarak, olabileceğine işaret etti. 2- Velilerde son nefeste imanla vefat etmek garantisi yoktur. 3- Veliden keramet zuhur eder, o da ihtiyaç olduğunda. Durup dururken keramet göstermek, velilikde söz konusu değildir. 4-"Bir velinin bin yıl ömrü olsa, bu süre içinde manevi kemalâtta yükselse, bir peygamberin topuğuna bile varamaz" (Hacı Bayram Veli'nin dam-ad, Eşrefoğlu Rumi'ye yaptığı bir açıklama).

VERA': Arapça, takva, Allah'tan korkmak, şüphelilerden kaçınmak, mubah ve mekruhlarda bile titizlikle davranmayı ifade eder. Kulun gazab veya rıza halinde gayriyi konuşmaması.Bütün gayretini Allah rızasına yöneltmek. Üç tür vera sahibi vardır: 1- Şüpheliler konusunda veraya riayet edenler. 2- Kalbinin kanaat getirdiği konularda veralı olanlar Kalbî yoldan sezmek, ehl-i kulûb ve mütehakkıklara mahsustur. 3- Vecd sahibi arifler. Darrânî şöyle der: "Allah'dan seni alıkoyan herşey, senin için kötüdür". Vera sınıflamasında ilk grub avamın, ikincisi, havassın, üçüncüsü de havassûl-havassındır. Yine bir sınıflamaya göre, vera ehli, üçe ayrılır: 1- Avam: Haram ve şüphelilerden vera. 2- Havas: Şehvet içinde yüzen nefsî isteklerden sakınmak, 3- Havassû'l-havas: Keşf ve keramet sahibinin, keşf ve kerametini insanlardan gizlemeye çalışması.
Yine bir ayırıma göre, zahir veraı, bâtın veraı diye iki tür vera vardır:
1- Zahir veraı: Beden organlarının şeriat endeksli olarak hareket etmesi. 2- Bâtın veraı: Kalbe Allah'tan başkasını sokmamak.

VERASET: Arapça, mirasçı olmayı ifade eder. Tâbi olmaktır. 1- Cennetü'l Verâse: Hz. Peygamber (s) e güzelce uymakla oluşan ahlâk cennetidir. 2- Ulûmü'l-Verase: Bu da fıkıhtır. Sûfîler, ilimlerini amele dökmüşlerdir. Bu yüzden onlar ilmin mirasçısı olmuşlardır. Sûfiyye, ilimleri ile, diğer ulemanın yanında yer alır. Ancak onlardan, ulumu'l-verâse yönüyle ayrılırlar. "Alimler Peygamberlerin mirascısıdırlar" hadisiyle anlatılan veraset, işte budur.

VERD-İ MUHAMMEDİ: Arapça, Muhammedi
(s) gül demektir. Tezhible sanat eserlerinden, yaprak ve güller üzerine âyet veya Hz. Peygamber (s)'in özellikleri yazılı olanlara denir. Delail kitaplarında daha çok rastlanır.

Her kimde ki var aşk ile bir derd-i Muhammed (s)
Tâ karşısına kordu hemen verd-i Muhammed (s)

VEREN EL ALAN ELDEN ÜSTÜNDÜR: Bu bir hadis-i şeriftir, halk arasında da atasözü olarak yaygındır. "Vermeyi" teşvik eder.

VERKÂ : Arapça, boz güvercin demektir. Nefs-i küllî. Levh-i mahfuz, levh-i kader, budur. Tesviye edilen surete üfürülen ruha da, "Verka" denir, ilk varolan (mevcûd-ı evvel) budur. Varlığına neden olan ilâhî inayet (yardım) ten başka bir sebebi bulunmayan ilk akla, Hakk'ın özel bir yönü (yönelişi) vardır ki o bu özel yön (yöneliş) ile Hak'dan vücûdu kabul etmiştir. Küllî nefsin, birincisi Hakk'a, diğeri de varlık sebebi olan akla olmak üzere iki yönü (yönelişi) vardır. Her varolanın varlığına, başka sebepler olsa da, olmasa da, o mevcudun ilk akla özel bir yönü (yönelişi) vardır. Küllî nefsin, hafâ-i kudsten, suretlere ve şekillere iniş (tenezzül) i olduğu için nefse, "verkâ" adı verilmiştir. Çünkü, nefsin Hak'tan bediî bir iniş (tenezzül) i ve arza lâtif bir inbisatı (yayılışı) vardır. Bazı hakîmler cüz'i nefislere verkâ demiştir.
İnsan ruhuna, nefs-i natıkaya da verkâ adı verilmiştir.

VESAİT: Arapça, araçlar, vasıtalar demektir. Allah ile kul arasındaki dünya ve âhiret sebepleri 3 çeşittir: 1- Ulaşım vasıtaları ki bunlar, Hakk'ın sebepleridir. 2- Kavuşturan vasıta ki, bunlar ibadetlerdir. 3- Ayrılma vasıtaları ki, bunlar, nefislerin haz-larıdır. Ruzbârî şöyle der: O, etkisini hissettirmek üzere, vesaiti, ariflere rahmet kılmıştır.

VESİLE: Arapça, araç demektir. Duada, Allah dostlarını araya koyarak istekte bulunmak: "Ya Rab Hacı Bayram Veli'nin hürmetine, beni, anne ve babamı, evladlarımı salihlerden eyle!" demek bir vesile olduğu gibi, Allah'ın muttaki kullarından birine "dua buyurunuz da, Allah bize salih kullarından olma şerefini bahşetsin" demek de bir vesiledir. Bunun Kur'an'dan delili, "Allah'a ulaştıracak vesileyi arayınız" (Maide/35) âyetidir. Ancak vesileyi, aracı, amaçlaştırmak da şirkdir, küfürdür. Yukarıdaki Hak vesilelerin şu şekle dönüşmesi bu hususa örnek teşkil eder. "Ey Hacı Bayram Veli beni, anne ve babamı evladlarımı salihlerden eyle!!" ve "Ey Allah'ın muttaki kulu ibrahim! Bizi salih kullardan eyle!" şeklindeki talepler, şirktir ve küfürdür. Zira burada Hacı Bayram Veli ve muttaki kul ibrahim, Allah'ın yerine konmuş, bir başka deyişle bu muhterem zatlar ilâhlaştırılmıştır.

VESM: Arapça, damga basma, nişan vurma vb. anlamları bulunan bir kelime. Allah'ın dilediği şekilde, geçmişteki ilminde mahlukatı damgalaması. Bu, ebedî olarak değişmez ve bu bilgiye hiç kimse ulaşamaz.

VESVESE: Bkz. VİSVAS. VETD : Bkz. EVTAD.

VİCDAN: Arapça, bulmak, iç duygusu, nefis ve batınî kuvveleri ifâde eden bir kelime. Vicdan, vecdden daha özeldir. Zira vicdanın Hakk'a arkadaşlığı vardır, iç hislerle idrak edilen şeylere vicdaniyyât denir.

VİCHET-İ CEMİ'İ'L-ABİDİN: Arapça, kulların tümünün yönü, ciheti anlamında bir isim tamlaması. Ulûhiyyet hazreti.

VİHDET: Arapça, birlik demektir. İnziva, uzlet.
VİRANE: Farsça, yıkıntı anlamındadır. Dünya. Bu dünya, şimdi gördüğümüz şekliyle ma'murdur, harap değildir. Ama ardında taşıdığı temel gerçek fanilik, yokluk, harap olmaktır. Rah-man/26-27'de Allah şöyle der: "İkram ve celal sahibi Rabbinin vechi hariç, herşey fânidir." Nefsinin egemenliğine son vermiş kişiler, dışa halka açılan geçici yönlerine değil, Allah'a açılan kalıcı yönlerine özen gösterirler. Yaptıklarının kul rızası değil, Allah rızasına uygun olmasına dikkat ederler. Maddî, şeklî, sun'iliklere önem vermedikleri için dışları viraneyi andırır, ki hazineler bu viranelerin içinde bulunur. Dervişler, eskiden surî harabiliği dışa yansıttıkları için garip, alelade değersiz bir dış görüntü verirler, ancak diyalog kurduğunuzda, bu harabî görüntünün altında yatan ruh asaleti ve zenginliği farkedebilir-miş. İçlerinde ilâhî cevhere ulaşmış, dışı harap görünen dervişler için, "Viranelerde define bulunur" demişlerdir. Eskiden kalma hazineler, daima tarihî harabelerde, yıkıntılarda, toprak gibi dümdüz olmuş yerlerde aranır.

Harabat ehline hor bakma sakın,
Define bulunur viranelerde
Seyrânî

VİRD: Arapça, su payı, ordu, gece ibâdete ayrılan zaman dilimi, çok sayıda kuş, Kur'an da her bir cüz, her gün rutin olarak okunması görev haline getirilen dua veya zikirler gibi çeşitli anlamlan içeren bir kelime. Sufiyye büyükleri tarafından hazırlanan hususi dualar. Çoğu, Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflere dayanır. Müridler, bunları durumuna göre günlük, haftalık, aylık ve yıllık olarak tekrar ederlerdi. Her gün "100 kez Estağfirullah" demek günlük; Cum'a günü 100 defa "Sübhanallah ve bihamdihi, Sübhânallahi'l-azim ve bihamdihi estağfirullah" demek haftalık; her islâmî ayın ilk günü hilali gördüğünde bir kere "Allahümme ehillehü aleynâ bil-yümni ve'l-imâni ve's-selâmeti ve'l-islâmi Rabbî ve Rabbükallah" demek aylık; sadece 1 Muharrem'de "Bismillahirrahmannirrahim ve sallallâhü âlâ seyyidina Muhammed'in ve âlihi ve sahbihi ve selleme. Allahümme ente'l-ebediyyü'l kadimü'l-evvel ve âlâ fadlike'l-azim ve cûdike'l-amimi'l-muavvel. Ve hazihi âmün cedidün kad akbele nes'elüke'l-ısmete fihi mine'ş-şeytani ve evliyâihi ve cünüdihi, ve'l-avne âlâ hâzihi'n-nefsi'l-emmârati bi's-sûi, ve'l-iştigâle bimâ yukarribûnî ileyke zülfâ yâ ze'l-Celâli ve'l-ikrâm. Ve sallallâhü âlâ seyyidina Muhamme-dini'n-Nebiyyi'l-ümmiyyi ve âlâ âlihi ve ashâbihi't-tayyibine't-tahirine ve'l-hamdü lillahi Rabbi'l-âlemin" duasını okumak, yıllık evraddan sayılır. "Virdi olmayanın varidi olmaz" atasözü, virdle meşgul olmayanın kalbine İlâhî feyz gelmeyeceğini anlatır.

VİSVÂS: içe doğan şeytanî düşünceler.

VİTR: Tek, eşsiz, arefe günü anlamlarında Arapça bir kelime. Bu terim, tüm itibarları ortadan kalkmış olması bakımından Zât'ı ifâde eder. Zira Ehadiyyet'in hiçbir şeye nisbeti, hiçbir şeyin de O'na nisbeti (mensubiyeti, aidiyeti) yoktur. İsimlerin hakikatları ve aynlarm taayyün etmesi bakımından şef (çift), vitrin zıddıdır.

VUDÛ: Arapça, abdest demektir. Sûfiyyeye göre dış temizlik, en kolay temizliktir. En zoru, batinî (iç) temizliktir. Vudû konusunda, sûfiyyenin edeblerinden önde geleni; gusül ederken, kalbi sürekli huzur halinde muhafazaya dikkat etmektir.

VUKUF: Arapça, durmak, vâkıf olmak, yani bilmek demektir. Sâlikin belirli konularda dikkat sarfedip, onları anlamaya çalışması.

VUKUF-I ADEDÎ: Arapça, sayıya dikkat etmek, demektir. Zikirde sayı önemlidir. Sayının az veya çok olması, ruhun manevî gelişimine ters etki etmesi bakımından sayıya tam anlamıyla uymak gerekir. Nakşî tabiridir.

VUKÛF-I KALBÎ: Arapça, kalbe dikkat etmek demektir. Buna, "gönüle varıp, gönülü beklemek" şeklinde tanım getirilir. Kalbin Allah'tan gayri herşeyden sıyrılıp, Allah tefekküründe sürekliliği koruyarak yoğunlaşması. Sadece Allah'ı düşünme. Nakşî tabiridir.

VUKÛF-I SÂDIK: Arapça, doğru bilmek, doğru vukûfiyyet anlamındadır. Kâşânî bu terimi, Hakk'ın muradı ile beraber olma hali, şeklinde tanımlar.

VUKÛF-I ZAMANÎ: Arapça, zamanı korumak demektir. Sâlikin, herân hâlinden haberdâr olmasına denir. Bu şekilde sâlik, içinde bulunduğu halin şükrü mü, özrü mü gerektirdiğini bilir ve ona göre davranır. Nakşî tabiridir.

VUSLAT: Arapça, ulaşmak, varmak demektir. Bir şeyin bir şeye ulaşması, bir şeye irtibat kurmak, sonra onda yoğunlaşmak anlamında ele alınabilir. "Allah'ın birleştirmesini emrettiğini birleştirenler..." (Râd/21) ayetindeki vuslat, bir insanın bir insana ihsanda bulunarak, onunla irtibat sağlaması anlamındadır. Allah, bir kuluna Rabbanî fetihte bulununca, kulun arzu ettiği şeylere ulaşması halinde, ona vuslata erdi denir. Muhyiddin Arabî vuslatı; kaybolanı, bulunmayanı elde etmek, diye tanımlar. Vuslat, ontolojik manada değildir. Hz. Peygamber (s) bile, Miraç Gecesinde Allah'la ontolojik manada vuslata erememiş, Allah ile arasında "Kabe kav-seyn" mesafesi kalmıştır. Peki, Allah ile birleşseydi ne olurdu? Haşa Allah olurdu... Bu da mümkün değil muhaldir. Tasavvuftaki vuslatı, bu çizilen sınırlar içinde değerlendirmekte yarar görüyoruz.

VUSÛLİYYE: Rafızî bir tarikat.

VÜCÛD : Arapça, var olmak varlık ve bulmayı ifade eden bir kelime. Sâlik beşerî vasıtalardan fani olunca Hakk'ı bulur. Kasanı vücudu, 'Hakk'ın, zâtıyla zâtını bulmasıdır ki, bu yüzden Hazret-i Cem'e, Hazret-i vücûd denir" şeklinde tanımlanmıştır. Varlığı, bulmayı, ifade eden üç tasavvuf terimi, aralarındaki nüanslarla şu şekilde birbirlerinden ayrılırlar:
a) Vecd : Aşkla cezbeye düşmek ki, kendiliğinden olur.
b) Tevâcüd : Kendiliğinden olmaksızın, sâlik'in zorlamasıyla elde edilen bir hâldir.
c) Vücûd : Vecd ve tevâcüdün ötesindedir. Hak'la Hak olmak. Vücûd makamındaki sâlikin vecd ve tevâcüde iltifatı yoktur, zira vücûd, vecd ve tevâcüdden üstündür. Kısaca, hakikat sultanı ortaya çıkınca, beşerî vasıfların yok olmasına vücûd denir. Vücûdla ilgili bir takım terimler daha vardır ki onlar da şunlardır: Vücûd-ı Küllî: Küllî varlık. Vahdet-i vücûd: Bkz. Vahdet-i vücûd. Varlığı vücûd-ı mutlak: Mutlak varlık. Vücûd-ı Baht: Sırf varlık. Vücûd-ı Mukayyed: Varlığı vücûd-ı Mutlaka bağlı varlık, ki bu varlıklara vücud-ı müfaz (feyze mazhar olmuş varlık), vücûd-ı zıllî (gölge varlık), zahir-i Hak (Hakk'ın ortaya çıkan yönü, dışı) vs. gibi isimler de verilir.
Meratib-i Vücûd : Varlık mertebeleri, Ehl-i vücûd: Vûcûdçular, eşyanın dış yüzünü ve mahiyeti dediğimiz içi yüzünü keşfen bilenler.
Mevcûd-ı Hakikî: Allah.
Mevcud, mevcudat: Mahlûkât.

VÜCUDİYYE: Allah'ın kainatın toplamından ibaret olduğunu savunan "heme ost" (herşey O'dur) diyen pante-istler. Pa-nenteistler ise, herşeyin O'nda olduğunu savunurlar. Ancak genelde panteizm üç şekilde mütalaa edilir.

a) idealist panteizm : Bunu Hegel savunmuş olup, buna göre, sonunda reel fikirlere ulaştığı için, Allah, kendisinin içkin (immanent) olduğu fikirlerde, şuurunu bizzat kendisinden alan bir fikirdir.
b) Tabiatçı panteizm : Spinoza ve Bruno'nun savunduğu panteizm. Allah'ı tabiatla aynîleştiren, aynı gören bir anlayıştır. Varlıklar, bir olandan derece derece inerek farklılaşırlar.
c) Sudûrcu panteizm : Plotin'in panteizmi. Buna göre bir olan
varlık vardır. Herşey merkezî bir kaynak olarak, O'ndan sudur (emanation) yoluyla mertebeler hiyerarşisi halinde meydana gelir, fakat hepsi ayrı değil, aynı varlığı oluştururlar.

VÜD: Arapça, sevgi demektir. Muhabbet mertebelerin-dendir. Kalbin heyecanı, sevgiye bitişmesi, Allah'ü Teâlâ'nın bu mastardan türemiş, "Vedûd" diye güzel bir ismi vardır.

VÜS': Arapça, genişlik demektir. Muhakkıkların vüs'u, istifanın vüs'u olarak da anılır. Bu vüs'a (genişliğe), hilâfet genişliği de denir ki, Allah'ın isim ve sıfatlarını gerçekleştirenlerde bulunur
__________________
Şahin çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Alt 10.12.07   #21
Şahin
Şahin isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
Şahin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üye No: 2
Üyelik Tarihi: 03.12.07
Nerden: Bursa
Konular: 5336
Mesajlar: 8.778
Teşekkür Sayısı: 2.449
Teşekkür 2.616 Kez 2.004 Konusuna
Rep Gücü: 77
Rep Puanı: 2132
Standart

Z

ZÂCİR: Arapça, engel olan demektir. Mü'minin kalbindeki Allah'ın vaizi. Bu vaiz, mü'minin kalbine atılmış olup, onu Hakk'a çağırır.

ZÂHİD: Arapça, takdir ve tahmin eden rağbet etmeyen gibi çeşitli anlamları olan bir kelime. Kur'an-ı Kerim'de sadece bir yerde, Hz. Yusuf'un satılması konusunda geçen bu kelime, onun satın alımı konusunda insanların rağbetsiz olduğunu gösteren (Yusuf/20) bir manaya sahiptir. Kendisini dünyadan çeken ve dinî hayata veren âhirete yönelen kişiler için kullanılır bir tâbirdir. Dünyaya gönül vermemek de zühddür. Mevlânâ'nın para gönülde değil cepte olduğu müddetçe, zengin kişilerin de zâhid sayılacağını ileri sürmesi, bu terime yüklenen enteresan bir tanımdır. Zühd çeşit çeşittir: 1. Dünyadan yüz çevirme, 2. Halktan yüz çevirme, 3. Haram ve şüphelilerden yüz çevirme, 4. Helâllerden yüz çevirme (yani haramdan kaçınmanın da ötesinde, helâl konusunda bile perhizkâr bir tutum içinde olmak).

Zâhid Hû demeyi inkâr eyleme.
Ya niçin bağırır insan Hû deyü,
Hû demenin aslı nedir, nedendir,
Eyleyim sana iyân Hû deyü.
Kul Himmet
Harabatı görenler her biri bir haletin söyler
Safâsın nakleder rindân, zâhid sıkletin söyler.
Koca Râğıb Paşa

ZÂHİD-İ BÂRİD: Arapça, soğuk, kuru zâhid anlamında bir tamlama. Dini azimetle, katı bir sertlikle yaşayan kişiler hakkında kullanılan bir tâbir.

Seçilmiş âşık ile şimdi zâhid-i bârid,
Gözünde halk-ı cihanın ne eşk kaldı, ne hâb.

Hallaç kendisini asmaya götürenlere "siz de cennetliksiniz, Zira, beni dindeki taassubunuz sebebiyle öldürüyorsunuz, Allah, dininde taassub gösterenleri sever" diyerek, onları acı bir dille aklar.

ZÂHİDİYYE: Tâcüddin İbrahimü'z-Zâhidi'l-Geylânî (ö. 690/1291 )'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu. Ekberiyye'nin kolu.

ZAHİR: Dış, dışa ait, zuhur eden, ortaya çıkan, görünen gibi anlamları olan Arapça bir kelime. ez-Zâhir, Allah'ın güzel isimlerinden biridir. Allah bu isim gereği, hikmeti, kudreti, sıfatlarıyla görünür, zuhur eder. Zahir, görünen âleme de denir. Mukabili Bâtın'dır. Zâhirü'l-ilm: Mümkinatın a'yânlarından ibarettir. Zâhirü'l-vücûd: isimlerin tecellîlerinden ibarettir. Zâhirü'l-mümkinât: Mümkinlerin Hakk'ın sıfat ve aynları suretinde tecellî etmesidir. Zahir, bâtının aynasıdır: Dışı temiz, edebli, nazik ve kibar olan kişinin, içi de temiz ve güzeldir, anlamında bir atasözü, içi dışına uymayana, "zahiri bâtınına uymaz" denir.

ZAHM: Farsça, yara, bere demektir. Kudüm çalınan iki karış uzunluğundaki çubuklara, zahme denir. Erenlerin aleyhinde konuşan kişi, eğer bir kaza belaya uğrarsa, "erenlerin zahmine uğradı" veya "zahm yedi" denir.

ZÂKİR: Arapça, anan, hatırlayan, zikreden demektir. Tekkelerde âyin esnasında, dervişlerin zikirlerini hareketlendirmek için, ilahî okuyan kişilere zâkir denir. Ayinde, zikir çeken diğer dervişlere de zâkir denir. Zâkirleri idare eden kişiye ser-zâkirân denir. Bu, zâkirbaşı diye Türkçeleştirilebilir. Zakirler arasında, def, zilsiz def, kudüm ve ney çalanlar da bulunurdu. Aleviler, saz çalıp nefes okuyanlara zâkir derler.

ZÂLİM: Arapça, zulmeden demektir. Bela gelince fer-yad eden, gaflet ve alışkanlık üzere ibadet eden, Allah'ı dilden (kalbten değil) zikreden, Allah'ı dünyevî sebeplerden dolayı seven kişiye, zâlim denir.

ZAMAN: Türkçede de aynı mânâda kullanılan Arapça bir kelime. Hakîmlere göre, Atlas feleğinin hareketinin sayısına zaman denir. Sultan anlamında da kullanılır. Kâşânî'ye göre, indiyye mertebesine izafe ve nisbet edilen ân-ı dâime zaman denir.

ZARF: Kap, maharet, ustalık, hal, durum anlamlarında Arapça bir kelime. Kötü huylardan uzaklaşmak, iyi huyları kazanmaya çalışmak. Allah için çalışmak ve bunu fazla görmemek. Beden zarf, ruh mazruftur.

ZÂT: Arapça, öz demektir. Bir şeyin kendisi, bir şeyi, o şey yapan ve öteki şeylerden ayıran mâhiyet. Zât, isimlerin ve sıfatların vücudlarında değil aynlarında kendisine dayandığı emr. Her isim veya sıfat bir şeye dayanır. Bu şey, o zâttır. O şey Anka gibi ma'dûm veya mevcud olsun, her iki durumda eşittir. Mevcut iki çeşittir: Biri sırf mevcuttur, bu, Allah'ın zâtıdır. Diğeri, ademe bitişmiş mevcuttur. Bu da mahlukatın zâtıdır. Allah'ın zatı, kendinden ibarettir ki Allah kendi (nefsi) ile mevcuttur. Zira O, nefsiyle kâimdir, (kendi başına varlığını sürdürür). İsim ve sıfatlara müstehak olan bu şey, kendi hüviyetiyledir. Allah'ın zâtı, ehadiyyete ait gaybdır, her-hangi bir ibarenin mefhûmu ile idrak edilemez, bir işaretin malûmu ile de anlaşılamaz. Varlıkta O'nun zatı için münasib, mutabık, aykırı veya zıt bir şey yoktur.

Sırr-ı zâta âşinâ Allah 'di r, Allah beş.
Ahmed M. Giribî

ZAVİYE: Arapça, açı, köşe, evin küçük bir köşesi veya odası gibi manaları ihtiva eden bir kelime. Tekkenin küçüğüne verilen isim. Zaviyeler genel olarak, şehir ve kazaların kenarlarında, uzakça yerlerde kurulurdu. Mecaz olarak dünyaya da zaviye denir.

ZAVİYE-DÂR: Arapça, Farca, zaviye sahibi anlamını ihtiva eden bir tâbir, iki kelimeden oluşmuştur: Zaviye ve dar. Dar: Sahip anlamındadır. Küçük tekke denilen zaviye şeyhlerine zâviye-dâr denirdi.

ZÂVİYE-NİŞÎN: İki kelimeden meydana gelen bu tâbirdeki nişîn kelimesi Farsça, oturmak manasına ism-i faildir. Arapça- Farsça iki kelimeden mürekkeb bu tabir "zaviyede o-turan" anlamına gelir. Zaviyede oturan derviş veya şeyh için, zâviye-nişîn denirdi.

ZEBAN: Farsça, dil anlamına demektir. Sırlar. Zebân-ı şîrîn: Takdire uygun iş. Zebân-ı Tein (Acı dil): Sâlikin meşrebine uymayan iş.

ZEBH: Arapça, boğazlama demektir. Nefsi öldürme, ancak bu, nefsi terbiye etme manasındadır. Peygamberimizin "benim de nefsim vardı. Ancak o müslüman oldu, artık bana kötülüğü emretmiyor" ifâdelerindeki gibi bir terbiye, tasavvufta zebh ismini alır. Tasavvuftaki zebh-i nefis, maddî ölüm değil, onu sahip olduğu kötü sıfatlardan kurtarma eğitimine denir. Buna tezkiye, arınma, gibi farklı isimler de verilebilir. Bakara suresinin 54. âyetindeki "nefislerinizi öldürünüz" ibaresinden kastedilen de, bu manadır. Maddî ölüm değildir.

ZEBUR: Hz. Davud'a indirilen mukaddes kitabın adı. Tasavvufta fiillerin tecellîlerine Zebur, denirken; zatî sıfat ve isimlerin icmâlen tecellilerine de, Tevrat adı verilir. Kur'an ise sırf zâttan ibarettir.

ZEFÎR: Arapça, merkebin yüksek sesle bağırmasının başlangıcına zefîr, nihayetine de şakîk denir. Aşıkın, aşk ateşi sebebiyle ah, vah diye inlemesi.
ZEHÂB: Arapça gitme anlamında bir kelime. Şarkavî, zehabı, Allah'a duyulan temiz, katışıksız, hâlis sevgi olarak tarif eder. Kul onunla meşgul olması sonucu, O'nda fâni olur. Zehâb, ilâhî aşkın meyvelerinden bir meyvedir. Fena halindeki kişi, görme, işitme, hissetme ile ilgili idraklerden tamamen sıyrılmıştır. Bu durumda o, kötü sıfatlardan uzaklaşmış, Hakk'ın sıfatlarıyla sıfatlanmıştır. Bu bakımdan zehâb, gaybetten daha mükemmeldir. Zira zehab halindeki kişi, sevgiliyi görünce, hisleri geçer, gider. Allah'ın zâtında fâni olan kişi, gaybetini ve fâniliğini hissetmezse, o, sonu, hududu olmayan zehâb halindedir.

ZEHÂİRU'LLAH: Arapça, Allah'ın zahireleri, demektir. Allah'ın zahireleri, O'nun veli kullarıdır. Zahirenin yoksulluğu kaldırdığı gibi, bu zevatın hürmetine Allah kullarına gelecek be-laları kaldırır.

ZEHEBİYYE: Hoca İshâk el-Hatlanî (el-Huttalanî) tarafından (ö. IX y.y) kurulan bir tasavvuf okulu.

ZE'KA: Arapça, ses, nara demektir. Vecde gelen sûfilerin, okunan Kur'an âyetinin manasındaki derinliğin sarsması sebebiyle, na'ra atmaları.

ZEKÂT: Fazlalık, temizlik, her şeyin hâlis ve temiz olanı anlamında Arapça bir kelime. Allah'ın, muhtaçlara nasib ettiği Rabbani feyz ile olgunlaşan nefsin temizliğine, zekât denir.

ZEKN: Arapça, çene demektir. Sâlikin tabiatına uygun iş.

ZEMİSTAN: Farsça, kış demektir. Keşf ma-kamı. Yeniçeri Ağalarının kışın aldıkları bir maaş vardır ki buna, ze-mistanî derlerdi. Yine kışın ocak ağalarına verilen elbiselere zemistâniyye, yazın verilen elbiselere de bahâriyye denirdi.

ZEMZEM: Arapça, çok su, zemzem suyu demektir. Bu kelime ile, hakikatlerin bilgilerine işaret edilir. Bu bilgilerden içmek de, bundan nasib almaya delâlet eder.

ZEMZEMLİK: Ağızlarına kapak geçirilen, Çin sürahilerine zemzemlik denirdi. Bunların içine zemzem suyu konur, misafirlere küçük fincanlarla ikram edilirdi. Bu küçük sürahiler Hindistan'dan Mekke'ye, oradan da istanbul'a gelirdi.

ZENB: Arapça, günah demektir. Cürcânî, bunu, seni Allah'tan ayıran şey, diye tarif eder.

ZENFELİYYE: Ali Zenfalî Lebîdî el-Ahmedî'nin kurduğu bir tasavvuf okulu. Ahmediyye'nin kollarından biri.

ZER : Farsça, altın demektir. Riyazet, çile ve mücâhede.

ZERAFET: Zarif, zeki olmak, belağatli konuşmak, hazakat gibi anlamları olan Arapça bir kelime. Maddeden sıyrılmak suretiyle görülen Hakk'ın nurları.

ZERDÎ: Farsça, sarılık anlamında bir kelime. Sâlikin zayıflığı.

ZERKUBİYYE: İzzeddin Ebû Mevdûd b. Mu-hammed el-Muînu'z-Zerkûb tarafından kurulan bir tasavvuf okulu. Şihâbiyye'nin kollarından biri.

ZERRÂK: Çirkin ve hoş olmayan laflar eden, anlamında Arapça bir kelime. Tasavvuf ıstılahı olarak, riyakâr ve hilekâr demektir.

ZERRÛKIYYE: Ebu'l-Abbâs Zerrûk (ö. 899/1493) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu. Şaziliyye'nin Fas kolu.

ZEVAHİR: Arapça, çiçek kelimesinin çoğuludur. Kaşanî bunu şöyle tarif eder: Bu, tarikat bilgileridir. Çünkü o Hakk'a ulaştıran ilimlerin en şereflisi ve nurlusudur.

ZEVAİD: Arapça, fazlalıklar, fazla olanlar, ziyade olanlar anlamında çoğul bir kelime. Kalpteki nurlara zevâid denir. Bu, gaybe inanma ve yakînden fazla olan bir şeydir. İman ve yakîn arttıkça, haller, makamlar ve muamelattaki samimiyet ve doğruluk da fazlalaşır.

ZEVK: Arapça, lezzet ve tad anlamına gelen bir kelime. Manevî haz ve lezzet. Mânâdan duyulan lezzet. Vehbî olan zevke dayalı ilimler çeşitlidir: İçmek, kanmak, müşahede etmek, mükâşefe ve muhadara. Bunların hepsi, genel manada bilinen ilmin dilince ifade edilemeyen bir takım sırlar ve marifetlerdir. Zira, zevki bilgiler (aklın değil) kalbin etrafında oluşur. Bayezid Bistamî bu bilgi için, "siz bilgiyi ölüden, alırken, biz, onu, ölmeyen diriden aldık" der. Yine Cüneyd'e, bu mertebeye nasıl ulaştın? diye sorulunca "otuz yıl şu durumumu korumakla: Nefis ile mücadele eden, gayret ve himmete yapışan, nefsin nevasına itaat etmeyen bir hal ile. Bu ilim mücahede, sıkıntılara katlanmak, riyazet ve Allah için ihlaslı olmak, O'na itaat etmekle elde edilir." diye karşılık verir. Cürcanî bunu tarif ederken şöyle der: Marifetullah konusundaki zevk, Hakk'ın tecellî yolu ile, veli kullarının kalbine yerleştirdiği irfan? bir nurdur. Allah dostu, bu nur ile Hakk'ı bâtıldan ayırır. Bunu bir kitaba dayanmadan yapar. Bu nur bir tür firaset, sezgi gücü anlamında düşünülebilir. Kaşanî'nin konu ile ilgili yaklaşımı şu şekildedir: Tecellî nurlarının ar-darda geldiği, ancak azaldığında, Hakk'ı Hak ile müşahede etmenin ilk derecesine zevk denir. Bu durum biraz ilerlerse, buna şürb (içme), son sınıra ulaşırsa buna da reyy (kanma) denir. Bu, sırrın Allah'tan gayri şeylerden sıyrılmış olabilme derecesine göre, farklı farklı ortaya çıkar. Şürb sahibine sekrân (sarhoş), reyy sahibine de hoşyâr (ayık) denir. Sûfî İlâhî gerçekleri bizzat tadarak ve yaşayarak öğrendiği için, ehl-i zevktir. O, eşyayı ve onun hakikat-larını zevkle kavrar.

ZEYLA'İYYE: Şâfiüddin Ahmed b. Ömeri'z-Zeyla'î tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Kadiriyye'nin kolu.

ZEYL MEŞAYİHİ: Vaizler hakkında kullanılan bir tâbirdi. Bâb-ı Meşihatta tutulmakta olan ilmiyye sicilinin sonuna yazıldıkları için, bu adı almışlardır. En yüksek derecesi Ayasofya kürsüsü olup, derecesi otuz idi.

ZEYNİYYE : Zeynüddin Hâfî (ö. 838/1434) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Suhreverdiyye'nin Bursa'daki kolu.

ZEYT : Arapça, zeytin yağı demektir. Nefsin aslî yetenek nuru.

ZEYTUN veya ZEYTUNE: Arapça, zeytin demektir. Tefekkür gücü ile, kutsal nuru tutuşturabilme kabiliyetine sahif nefs.

ZID: Türkçe'de de aynı anlamda kullanılan bir kelime. Allah'ın gazab-rıza, ceza-af, kahr-lutf gibi celâl ve cemal sıfatları. Harraz "Allah'ı, iki zıddı birleştirerek tanıdım, Allah, zıdları birleştirdiği için O'na camiu'l-azdad veya mecmau'l-azdâd denir.

ZİL: Arapça, gölge demektir. Kendisine mensup harici vücûdu olan nur ismi aracılığı ile ortaya çıkan madumlardan ibaret mümkinlerin aynlarının ta'ayyünlari (belirmesi) ile zuhur eden izafî vücûd. Nur, onun suretleriyle yokluğu (ademiyeti) nün karanlığını örter. Ve bu gölgenin nurla ortaya çıkmayı nedeniyle zili adını alır "Görmüyor musun Rabbini, gölgeyi nasıl uzatmış?" (Furkan/45) Bu ayette zıllî (gölgesel) varlığın mümkinlerin üzerine yayılması anlatılmaktadır. Nurun tam karşısındaki bu zulmet, adem (yokluk) dir. Her zulmet ise, aydınlatma özelliğine sahip nurun adem (yokluk) inden ibarettir. Aydınlatma özelliğine sahip kalpteki iman nurunun adem (yokluk) inden ötürü, küfre zulmet (karanlık) denmiştir. "İnananların dostu olan Allah, onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır." (Bakara/257).

ZILÂLÂT: Arapça, gölgeler demektir. İlâhî isimler.

ZILL-I EVVEL: Arapça, ilk gölge demektir, ilk akıl. Bu, Allah'ın nurundan ilk olarak ortaya çıkıp vahdet-i zâtiyye şuûnundan olan çokluk suretini ilk kabul eden ayndır.

ZILL-I İLÂH: Arapça, İlâhın gölgesi demektir. Va-hidiyet hazretini gerçekleştiren kâmil insan.

ZILL-I SÂNİ: Arapça, ikinci gölge demektir. Dünya. Hakk'ın mümkinlerin suretlerinde ortaya çıkışı.
ZILLU'LLAH: Arapça, Allah'ın gölgesi demektir. Padişahlara, sahip oldukları güç ve kuvvetten dolayı "zıllu'llah fi'l-ard" Allah'ın yeryüzündeki gölgesi, denirdi.

ZİKR: Arapça, unutmanın zıddı olan hatırlamayı ifade eden bir kelime. Korku (havf) veya sevginin çokluğu sebebiyle, gaflet meydanından müşahede alanına çıkış. Zikir, ariflerin yaygısı, mu-hiblerin sağlamca bastığı yer, âşıkların şarâbıdır. Zikrin hakikati, zikredilen (Allah) den başkasını unutmaktır. Kısımları a) Lisanın zikri: Bu, kalpten yardım görür, muhib sürekli tekrarla bundan tad alır, onun adını işitmekten hoşlanır, b) Kalbin zikri: Havassın zikridir. Sevilenin hakikatinin kalpte tasavvuru ve bu tasavvurda yoğunlaşmaktır, diye tanımlanır. Bu münacattır. Her ne kadar, nefs-deki mananın tercümanı olsa da, böyle münacaatlara "tefrika (ayrılık, ayrı bulunma) münacâtı" denir, c) Sırrın zikri: Havâssû'l-havasdan olan vuslat erbabının makamı budur. Bu, zikredenin topyekûn mezkûrda yani zikredilende erimesi ve sonunda da, izinin kaybolması şeklinde tecelli eder. Bu durumda zikredilen zikreden olur. Zikrin belirli bir vakti yoktur. "Ekimi's-salâte li-zikrî" (Beni zikretmek üzere namaz kıl) (Taha/14) âyet-i kerimesine göre namaz bir zikir olduğu gibi, "Allah'ı zikretmek çok büyüktür" (Ankebut/45) âyetiyle de ilâhî bir değerlendirme ile yeri tesbit edilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de cihad, namaz, oruç, zekat, hac vs. gibi dinin temelini teşkil eden i-badetler için, "ekber" ifadesi kullanılmamışken, sadece "zikr" için bu durumun söz konusu olması, üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir husustur. Ancak, bu arada şu hüküm cümlesini kullanmaktan geri duramayacağız: Zikir, her ibadette öz olarak bulunmaktadır. Zikir bütün ibadetlerin ortak paydasıdır. Adeta zikir kaplam, ibadetler içlem konumundadır. Namazla Allah'ı zikir, zekatla Allah'ı zikir, oruçla Allah'ı zikir, cihadla Allah'ı zikir... İbadetler, sanki Allah'ı zikretmenin farklı şekilleri gibidir. Zikr mastarı, Kur'an'da çeşitli kalıplarda 291 kere kullanılmıştır."Beni zikrediniz ki, Ben de sizi zikredeyim..." (Bakara/152). Bu tür mukabele olayı, sadece zikirdedir ve âyet (Bakara/152) ile sabittir. Her ibadette bir şekil sayı söz konusu olmadığı gibi (Ahzab/41), Allah'ı zikir, günlük hayatın hemen her safhasında, ayakta, otururken, yatakta, yan yatarken (Al-i İmran/ 191) mümkündür. Yani zikrin icrasında diğer ibadetlerde olduğu gibi, bir şeklîlik ve belirli şartlar söz konusu değildir.Kalp ehli bir zat şöyle der: "Üç şeyde nefsinizin tatlılık duyup duymadığını araştırınız. Bunlar namaz, zikir ve Kur'an okumaktır. Eğer bunlardan tatlılık duyar, lezzet alırsanız ne âlâ! Lezzet alamazsanız, hakikat kapısı size kapanmış demektir". Zikrin insanın varoluşa katılmasındaki incelik kısaca şu şekilde gerçekleşir: Kişi çok zikrettiğini sever, sevdiğini tanır, tanıdığına teslim olur, teslim olduğuna da dost olur, kul olur.

Kurtulmağa girdab-ı batardan zikret
Lahavle velâ kuvvete illâ billâh.
Fanî

ZİKR-İ ALENÎ: Arapça, açıktan yapılan zikre denir. Buna"zikr-i cehrî" de denir. Tarikatların bir kısmında, (mesela Kadiriyye, Rifaiyye vb. gibi) zikir, dil ile sesli olarak çekilirken, bir kısmında da kalbden (tefekkürî olarak) icra edilir, ilkine cehrî tarikat, ikincisine de hafî tarikat denirdi. Ancak, zikir, bireysel "dûne'l-cehri mine'l-kavli" (Araf/205) âyetinde de işaret olunduğu gibi hafif sesle yapıldığı gibi, halaka oluşumlarıyla toplu halde de, yine sesli tarzda icra edilir.

ZİKR-İ ERRE: Arapça-Farsça, bıçkı zikri demektir. Buna "zikr-i minşârî" de denir. Minşâr, Arapça'da, "erre", Farsça'da "testere", bıçkı anlamlarına gelir. Zikir sırasında hançereden odun kesen bıçkıyı andırır gibi ses geldiği için, bu türe "bıçkı zikri" denmiştir.

Sol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu
Çıkmış islâm bülbülleri öter Allah deyu deyu
Yunus Emre

ZİKR-İ HAFÎ: Gizli zikir, anlamını içeren Arapça bir ifade. Bu zikir de, "tadarru'an fi nefsike" (Araf/205) şeklindeki
Kur'an ifâdesinin gösterdiği üzere, kalbden yani tefekkür? olarak uygulanır. Zihinsel olarak kalbin üzerinde bir "Allah" yazısı teşekkül ettirilir (yani hayal edilir) ve bu yazı, hayalden silinmeden, sürekli sabit tutularak, zihnen, aklen tekrarlar hâlinde okunur. Bu okunuş, dudak kıpırdatmadan gazete veya kitabı gözle okumamıza benzer. Ancak bu uygulamada maddî gözle okumak gündemde iken, ilkinde hayal gücü ile (veya üçüncü gözle) okumamız söz konusudur. Zikr-i hafî için, zikr-i kalbî tâbiri de kullanılır.

ZİKR-İ KIYAM: Arapça, ayakta çekilen zikir demektir. Yüce Mevla zikrin ayakta çekilebileceğine "ellezine yezkürünellahe kıyâmen..." (Al-i imran/191) yani "Allah'ı ayakta zikredenler..." âyetiyle işarette bulunmuştur. Buna "kaimen zikir" de denir. Ayakta zikr, gözlemlediğimiz uygulamalarda, halaka halinde a-yakta yapılır. Ancak bir kısım uygulamalarda halka sabit, bir kısmında dairesel olarak deveran (dönüş) halindedir. Dönme halindeki uygulamaya devr veya deveran adı verilir. Birde Celvetîlikte yarı ayakta çekilen nisf-ı kıyam zikri vardır.

ZİLLET: Arapça, meskenet demektir. Kibir duygusundan uzaklaşmaya matuf, bir tür tevazuya zillet denir. Bir hadis-i kudsî'de Allahü Zülcelâl "Büyüklük benim hırkamdır. Onu Ben'den başkasının giymesini kabul etmem" buyurmuştur. Sûfiyye bu ve benzeri hadislere bakarak büyüklenmede, (kibir'de) bir tanrılık iddiası ve gizli şirk gördükleri için, alçakgönüllülük ifâde eden tevazu ve zilleti, yaşama tarzı haline getirmişlerdir. Ancak, tasavvuf, insan izzetini küçük düşürücü zilleti kabul etmez.

ZİNDE: Farsça, diri demektir. Ölmeden önce ölmeyi gerçekleştiren kişi, ebedî hayatla dirilmiştir.

ZİNDEĞİ: Farsça, hayat, dirilik demektir. Hakk'ın kulunu kabul edip, ona, derece derece ebedî olarak sürecek şekilde yönelmesi.

ZİVÂC: Arapça, evlilik demektir. Sûfiler evlilik konusunda Hz. Resûlallah (s)'ı izlenmiştir, ilk devrin bazı sûfilerinin marjinal tavrı bir kenara bırakılırsa, tasavvuf tarihinde bekar sûfi tipi fazla gözükmez. Hatta bir kısım velilerin, evlilikteki fazileti bilmelerinden kaynaklanan itici bir güçle, son nefeste kendilerine nikah yapılması isteğinde bulundukları vakıadır. Şah-ı Nakşbend, Abdülkâdir Geylani başta olmak üzere, bu yolun büyüklerinde bekarlık, görülmez. Evlenmeyi tercih etmeyenlerin de kendi durumlarına göre, haklılık arzeden açıklamaları vardır.

ZİYA: Arapça ışık demektir. Kaşanî, bu terimi şöyle açıklar: Eşyayı, Hakk'ın ayn'ı ile Hakk'ın belirmesi olarak görmek.

ZİYANİYYE: Şaziliyye'nin Mağrib kolu. Bu kol XIX. yüzyılda kurulmuştur.

ZİYAFET: Arapça olan bu kelime Türkçemizde de aynı manada kullanılır. Yemekleri topluca yiyen sûfiler bunun için bir hayli adab geliştirmişlerdir. Bkz. Nemed.

ZUHUR-ZUHURAT: Arapça, ortaya çıkmaya zuhur derler. Sâlikin kendi katkısı olmadan ortaya çıkan olaylara, zuhurat denir. Bu tür zuhuratlar, tevekkül erbabı için, mutlaka uyulması gereken uyarılar olarak değerlendirilir. Rüyalara da, zuhurat denmektedir. "Zuhuratla geçinmek" deyimi, sağdan soldan gelen sadaka ve adaklarla geçimini sürdüren fakirler için kullanılır.

ZULM: Arapça, zulmetmek demektir. Bir şeyi kendine ait olmayan bir yere koymak. Konu ile ilgili atasözleri:
Alma mazlumun âhını, çıkar aheste aheste: Zulme uğrayanın yaptığı beddua mutlaka kabul görür, zalimin yaptığı zulüm, yanına kâr kalmaz.
Zulm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur: Zulüm ile varlık sahibi olan kişinin sonu, mutlaka felakettir, mahvolmaktır.
Zâlimin hasmı Allah'tır: Allah zulme uğrayanın dâima yanındadır. Allah'ı sevenler de aynı meslektedir.
ZULMET: Arapça, karanlık demektir. Madde, maddi âlem. Allah'ın nurundan nasibi olmamak, mahrum kalmak.
"Allah müminlerin dostu olup, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır" (Bakara/257)
Zat-ı ilâhî'yi bilmeye de zulmet denmiştir. Zira Zât-ı ilâhî bilinmez, idrak edilmez, bizim için karanlıktadır. "Basiretler onu idrâk edemez" (En'âm/103).

ZÜCACE: Arapça, cam demektir. Kalp.

ZÜHD: Arapça, rağbetsiz olmak yüz çevirmek demektir. Kur'an-ı Kerim'de sadece Yusuf suresinin 20. ayetinde geçer. "Yusuf'un satışı konusunda) rağbetsiz idiler" Tasavvufta dünyaya dolu dizgin dalmamak esastır. Zira Kur'an-ı Kerim'de bunu destekler tarzda çok sayıda ayet-i kerime vardır, işte bir kaçı: "Ey inananlar! Eş ve çocuklarınızdan bir kısmı size düşmandır, onlardan sakının..." (Tegâbün/14), "Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız bir fitnedir." (Enfâl/28), "Dünya hayatı, gurur metaından başka bir şey değildir." (Al-i İmran/185) "Dünyanın metaı azdır. Ahiret ise mutlakiler için daha hayırlıdır..." (Nisa/77), "Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir." (En'âm/32) "Ahiret dururken dünya hayatına mı razı oldunuz. Dünya hayatının geçimi, Ahirete nisbetle çok azdır." (Tevbe/38). Sûfiler, Zühdü, çeşitli şekilde yorumlamıştır, a) Haramdan zühdetmek, zühddür. b) Helalden de zühd edilir. Bu ikincide, nasibine düşenin azıyla yetinip, artanı fakirlere tasadduk etmek gibi bir fazilet vardır. Süfyan-ı Sevrî, dünya ile ilgili isteği azaltmayı, zühd olarak tanımlar. Cüneyd de "elin boş olduğu şeyden, kalbin de boş olması, yani elde olana kalbin razı olmasıdır" diye bir tanım getirmiştir. Mesrûk "Allah ile beraberken, bir sebebin etkisinde kalmayan kişiye" zâhid der. İbn Muâz "alâka olmadan amel işleme, tamasız söz söyleme, reisliğe ulaşmadan izzetli olmaya ulaşılmadıkça, zühdün hakikatine erilmez" şeklinde farklı bir yorum yapmıştır. Muh-sinlerin, salihlerin müminlerin ve müslümanların zühdü, dünya ve onun zatından dolayı olurken, şehidlerinki, hem dünya, hem de âhiret konusunda gerçekleşir. Sıddıklarınki de diğer mahlûklar hakkındadır; onlar Hakk'ı O'nun sıfat ve isimlerinden başkası olarak müşahede etmezler. Mukarrabînin zühdü de, isim ve sıfatlarla bekada olur, ki bu son grup, zatın hakikatındadır.

Biz melamet bekleriz
Sanma keramet bekleriz
Şöhreti zühdü bıraktık
Hep nedâmek bekleriz
Hâşim

ZÜHD-I HUŞK-ZÜHD-İ BÂRİD: Farsça'da, bârid Arapçada soğuk anlamına gelir. Bu durumda bu iki ifade "soğuk zühd" manasmdadır. Şekilci ve katı din anlayışına sahip kişilerin zühdüne "zühd-i huşk" denir.

Zâhid, Hû demeyi inkar eyleme
Ya niçin çağırır insan Hû deyü
Hû demenin aslı nedir, nedendir.
Eyleyeyim sana iyan Hû deyü
Kul Himmet

ZÜHDİYYAT: Arapça, zühd'e ait olanlar anlamındadır. Zühd konusunu işleyen şiirlere, zühdiyyat denir. Zühd e-debiyatı, gerek sûfilerce, gerekse sûfi olmayanlarca işlenmiştir.

ZÜHRİYYE: Şeyh Seyyid Ahmed Zührî el-Kayserî (ö. 1157/1744) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup, Musli-hiyye-i Halvetiyye'nin kollarındandır.

ZÜHUL: Arapça, dalgınlık anlamındadır. Kendinden geçmek, gaflet.

ZÜKÜR ÇELEBİ: Arapça-Farsça, erkek çelebi demektir. Esasen çalap kelimesi, Allah'ı ifade eden bir kelime olup, sonuna nisbet "yâ" sı eklenerek, "Çalâbî" şeklini almış, konuşmada hafifletilince "çelebi" ye dönüşmüştür: "Allah'a bağlı adam" demektir. Mevlevî tâbiridir. Hz. Mevlânâ'nın soyundan gelen erkeklere "zükûr çelebi" hanımlara da "inâs çelebi" denmiştir.

ZÜ'L-AKL: Arapça, akıl sahibi anlamında bir isim tamlaması. Halkı zahir (dış). Hakk'ı batın (iç) olarak görüp bu şekilde, halkın Hakk'ın aynası olduğunu anlar. Ayna, kendisinde zuhur eden suret ile gizlendiği gibi, mutlak da mukayyed ile örtülmüştür.

ZÜ'L-AKL VE'L-AYN: Arapça, akıl ve göz sahibi kişiler için kullanılan bir ifade. Hakk'ı halkda, halkı Hak'da gören kişi, bunlardan biri, diğerine perde oluşturmaz. Bilakis, kendi aynı ile vucud-ı vahidi bir yönden Hak, bir yönden de halk olarak görür. Çokluk sebebiyle vahid-i ehad yönünü görmekten perdelenmez. Zuhurların çokluğunu gördüğünde, onda tecellî eden zât-ı eha-diyeti görmekle sıkıntıya düşmez. Yine, Hak yönünün ehadi sebebiyle yaratılmış olan çokluğu görmekten perdelenmez. Tecellî yerlerinde ortaya çıkan zât-ı ehadiyyeti gördüğünde, çokluğu görmekten sıkıntıya düşmez.

ZÜ'L-AYN: Arapça, göz sahibi demektir. Hakk'ı zahir, halkı bâtın gören kişi. Ona göre halk, Hakk'ın aynasıdır. Hak zuhur edince, halk O'nda, suretin aynada gizlendiği gibi gizlenir.

ZÜ'L-CENAHAYN: Arapça, iki kanat sahibi demektir. İçi ve dışı mamur olan kişi. Cafer b. Ebu Talib için de kullanılır.

Zülcenahayn olamaz zâhid-i pindâr perest,
Perde-i zanda nühüfte kalır iman kanadı.
Manastırlı Nailî

ZÜLF: Farsça, yanağın iki yanına sarkan saça denir. Hiç kimsenin ulaşamadığı gaybî hüviyyet. Hakk'ın zâtı ve künhü, Küfr-i zülf: Siyah saç,

Dila her muyu bir ejder görünür ol zülfün,
Nice bin ejderi bir yerde tahayyül ne belâ
Nef'î

Piç-i zülf : Kıvrımlı saç, İlâhî mûsiki, imkan mertebesi. Uzun, saç, sınırsız varlıklar, çokluk ve ta'ayyünler, celâlî tecelliler.

ZÜMRÜD: Yeşil renkli kıymetli bir taş. Üzerine, bütün varlıkların suretlerinin nakşolunduğu küllî nefs.

ZÜMRÜD-İ ANKA: Yeşil renkli Anka kuşu. Güneş ve ateşten yaratıldığına ve semanın 4. katında yaşadığına inanılır. Diğer bir adı da "simurg" (otuz kuş) dur.

ZÜNNÂR: Arapça, papazların bellerine sardığı kuşağa denir. Sevgiliye hizmet ve itaat etmeye özenmek, hizmet kuşağı kuşanmak. Dünyaya gönül vermek, benlik, bencillik.

Hayâl-i zülfü rûyunla girerse deyre bir âşık,
Olur bir Kabe her bir rişte-i zünnardan peyda.
Yenişehirli Avnî.

ZÜREYKIYYE: Rafizî bir tarikat.

ZÜVVAR: Arapça ziyaretçiler demektir. Mevlevî mukabelesini izlemeye gelen ziyaretçiler için kullanılan bir tâbir.

__________________
Şahin çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Powered by vBulletin® Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.